![]() Nezir AKYEŞİLMEN
|
Günümüzün küresel düzeninde bazı meseleler devletleri ve sınırları aşar, küresel veya evrensel ilkelerle değerlendirilen konulardır. BM kararlarıyla devletlerin iç meselesi olmaktan çıkarılan insan hak ve özgürlükleri bu tür küresel meselelerdendir ve gerektiğinde insan hakları ihlalleri için BM ve dünya kamuoyu ihlalci ülkelere müdahale edebilir ve müdahale hakkına sahiptir. Hatta Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarında bölgesel insan hakları mahkemeleri vardır ve üye ülkeleri mahkûm etme yetkilerine sahiptirler. Türkiye’nin de bağlayıcılığını kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu çağdaş insan hak ve özgürlükler anlayışının Avrupa kıtasında tecessüm etmiş şeklidir. Hatta Türkiye AİHM’nin bağlı olduğu Avrupa Konseyi’nin kurucu devletlerindendir.
Bütün bunlar insan hak ve özgürlüklerinin evrenselliğini göstermenin yanında ihlalci devlete karşı insanı ve onurunu koruma mekanizmalarıdır. Türkiye bu tür uluslararası sistemlerle uzun bir ilişkiye sahip olmasına rağmen, çağdaş değerleri bir türlü benimsemeyen bir damar; hak ve özgürlük talep eden her kesime karşı ilkel ve kabileci tepkiyi göstermekten geri durmaz. Kürt sorunu, Alevilerin din ve vicdan özgürlüğü talepleri, başörtülülerin iş ve eğitim talepleri, Hıristiyan azınlıkların istemleri, hasılı dini, etnik, sosyal, siyasal, felsefi her farklı kesimin talepleri aynı azınlığın tepkisiyle karşılaşmaktadır. AB entegrasyon projesi dahil her türlü açılıma rağmen, Türkiye’de kabileci bir damar varlığını korumuş ve her türlü çağdaş hak ve özgürlüğe karşı tepki geliştirmiştir. Üstelik çoğu zaman çağdaşlık adına bu ilkelliği yapmaktadır.
Bunun son örneği Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Brüksel’de bir toplantıda “Türkiye’de sadece gayri-müslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” ifadeleri çevresinde cereyan eden tartışmalardır. Babacan’ın söylediği cümlenin kendisi doğrudur ama maksadı itibariyle yanlıştır. Yanlıştır çünkü çoğunluğun özgürlüğünün kısıtlanması, azınlığının özgürlüğünün kısıtlanmasını meşrulaştırmıyor. Bu nedenle, Babacan’ın ifadesi Mana-i İsmi ile Doğru, Mana-i Harf-i ile Yanlıştır diyebiliriz. Ali Babacan tipik bir Sünni refleksle bir savunma yapayım derken, ülke içinden müthiş bir kabileci - aşiretçi tepki ile karşılaşmıştır. Sünni refleks, genelde Sünni İslam dünyasında ve özelde Türkiye’de hâkim olan “devlet baba, döver de söver de” anlayışının tezahürüdür. Babacan’ın maksadı “canım bu kadar da büyütmeyin, azınlığı bırak, biz çoğunluk bile din özgürlüğünden muzdaripiz, bizde böyledir, devlet baba döver de söver de, bizi mazur görün” iken, yerel aşiretçi zihniyet konuyu “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı ile mütalaa etmiş ve o çerçevede tepki göstermiştir.
Dışişleri Bakanı’nın parçası olacağımız AB toplantısında şark kurnazlığı ile bir savunama girişimi devletçi, ulusalcı ve içe kapanmacı gruplar tarafından “yabancılara şikâyet ve kabile iç meselelerini hasma ifşa” olarak değerlendirildi. Oysa içe kapanmacı laikçiler, gerçek manada bizi dünyaya rezil eden insan hakları ihlalleri, Şemdinli Vakası, (Washington Basın Müzesi’nde Türkiye’den utanç verici ve tek kare olan) Hrant Dink’in katli, siyasi partilerin kapatılması rezaleti, askeri ve yargı muhtıralarını eleştirmemiş, aksine alkışlamıştır.
Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a gelen tepkilerden bir kısmı şöyle; MHP ve DSP konuyu “yabancılara şikayet” temelinde değerlendirmiş ve kabileci bir tepki vermiştir. Şükrü Sina Gürel, iddiaları sert bir dille reddettikten sonra “devleti temsil eden bir kişinin kendi devletini yabancılara şikayet etmesi Türkiye’de görülmüş bir şey değil” demiştir. Oktay Vural aynı paralelde“Türkiye’yi şikâyeti, yabancılara yaranmanın bir yöntemi haline getirdiler.” demiş. Yine aynı partinin bir temsilcisi Bakan’ın ifadeleriyle hiç ilgisi olmayan bir tepki vermiş ve “Müslümanlığımızdan ve Türklüğümüzden şüphe eden bu kişi bizi temsil edemez” demiştir. Aynı şekilde dindar olma ihtimali yüksek olan Erhan Çelik bir yazısında Babacan’ın doğruyu söylediğini kabul ediyor ama “Bu konuşmanın yapılacağı yer Avrupa Parlamentosu mudur? İşte tam da bu noktada Babacan'ı eleştiren muhalefet partileriyle ben de aynı görüşteyim” demekten kendisini alamıyor. Kabileci anlayış işte budur. Bu çağda bu kafa denecek türde bir tepki…
CHP ise olayı devletçi bir zihniyetle ele almış ve devlet ne yaparsa yapsın, hükümetlerin görevinin onu her ahval ve şeraitte savunmak olduğunu ileri sürmüştür. Deniz Baykal “Onun görevi Türkiye’yi sahiplenmek, savunmak(tır)” demiştir.
Muhalefetin dışında başa hesaplar içinde olan bazı zevat ta yok değil. “Ne olur ne olmaz” deyip, hâlihazırda kapatma davası da dururken bize ne düşebilir hesabı yapanlar da devletçi bir refleks geliştirip konuşabiliyorlar. Bugüne kadar hak ve özgürlükler adına pozitif bir demecine rastlayamadığımız ve DTP kapatma davasında “Herkes yargıya güvensin”, AKP davasında üçüncü yolcu olan Köksal Toptan münferit olayları, genelleme yapmamak lazım diyerek “Türkiye’de inanç ve etnik farklılıklar açısından hiç bir sorun yok” demiştir.
Merkez medya olarak kendisini lanse eden ve Aydın Doğan’ın “devletin gazetesidir” dediği Hürriyet’in 30.05.2005 tarihli bazı köşe başlıkları yukarıdaki tepkilerle örtüşmektedir. Örneğin, “Babacan’ın Şikayeti”, “Böyle Bir iftira Görülmedi”, “Müslümanların Dini Özgürlüğü Yokmuş!” gibi başlıklar yukarıdaki kabileci bütün tepkileri özetler niteliktedir.
Bu tepkiler incelendiğinde hepsinin üzerinde durduğu nokta şudur. Türkiye’de kimsenin insan hakları ve özgürlük sorunu yoktur. Bu kabileci anlayışa göre, bu kimse sadece Laikçi, Sünni, Hanefi Türk Erkeklerini kapsıyor. Bu kimseye mesela Kürtler, Aleviler, Kadınlar, gayri Müslimler ve çocuklar dâhil değildir.
Devletin İdeolojik Aygıtı Olarak Diyanet
Devletçi siyasi erbap ile merkez medya yanında kimisine göre en ilginç tepki Diyanetten geldi. Diyanet İşleri eski başkanı ve yeni Bakan Said Yazıcıoğlu, “Dini özgürlükler açısından bir problem yok” derken, Diyanet İşleri yeni Başkanı Ali Bardakoğlu, “Dini konuların siyasi tartışmalara basamak yapılmasını doğru bulmuyoruz.” diye ferman buyurmuş. Öncelikle şu iyi bilinmelidir ki uluslararası insan hakları hukukunda “din özgürlüğü” dini değil siyasi ve temel bir insan hakkıdır. Din özgürlüğü diyanetin değil, siyasetin alanıdır. Bugüne kadar dini özgürlüklerin çiğnenmesine destek veren Diyanet, aslında siyasi bir aktör gibi davranmaktan vazgeçmelidir.
Diyanet aslında siyasi bir aktördür ve bugüne kadar yaptıklarıyla da siyasete ne kadar müdahil olduğunu göstermektedir. “Diyanet Hutbelerinde İnsan hakları” konusunda yaptığım bir araştırmanın 15 Kasım 2007’de Taraf Gazetesinde “Vatan Yahut Diyanet” başlığı ile özeti yayımlandı. 2003-2004 ve 2005 yıllarına ait Cuma hutbeleri bile, diyanetin Althusser’in bahsettiği devletin ideolojik aygıtlarından biri olduğunu göstermektedir. Temel ilkeler ve hedefleri bölümünde Diyanet’in herhangi bir siyasi görüş içinde olmadığı iddiası da bu hutbelerdeki anlayış ve kurum başkanlarının yukarıda belirtilen görüşleri nedeniyle anlamını yitirmiştir. Aşağıda verilen bazı istatistiklerden de anlaşılacağı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı insan hakları, demokrasi ve İslam’ın evrensel özellikleri dışında, bir siyasal düşünce akımının temsilcisi gibi davranmış ve o yönde bir düşünceyi topluma telkine çalışmıştır. Örneğin, üç yıllık sürede yaklaşık 150 hutbede “vatan, millet, milli ve Türk” kelimeleri 263 kez kullanılırken, “İslam kardeşliği, insan hakları, eşitlik ve özgürlük” gibi İslami ve evrensel kavramlar sadece 29 kez ifade edilmiştir. Yine aynı şekilde üç yılda hutbelerde, Allah sevgisi sadece 5 defa, vatan sevgisi ise 6 defa işlenmiştir.
Bu analizden yola çıkarak, din hizmeti vermek için kurulan bir kurumun aslında, dini bazı siyasal düşünceler için kullandığı da iddia edilebilir. Hutbelerde din ve dine ait kavramlar, birtakım siyasal düşüncelerin çok ama çok gerisine düşürüldüyse, bunun sorgulanması gerekmektedir. Ve bugün inanç özgürlüğü başta olmak üzere seçilme hakkı, eğitim ve çalışma hakkı gibi temel hakları ihlal edilen başörtülü insanların özgürlüğünü savunmak yerine, böyle bir şey yoktur diyen Diyanetin eski ve yeni başkanlarının bu totaliter refleksini kurumsal bir davranış olarak algılamak ve yorumlamak gerekir.
Özetle, ülkemizde köşe başlarını tutmuş milliyetçi, ulusalcı ve içine kapanmacı bir kabileci damar ve demokratik bir ülkede olması mümkün olmayan bir diyanet var. Birisi bütün aşiret ve kabileci zihniyetiyle çağdaşlığı, diğeri bütün devletçi refleksiyle dini kullanarak siyasi, ekonomik ve kültürel hedef ve çıkarlarını gerçekleştirmenin çabası içindedir. Bu nedenle, Dışişleri Bakanı’nın doğru tespitine karşı aynı safta yer almaları hiç de garipsenmemelidir.
Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
Yukarı























