![]() Nezir AKYEŞİLMEN
|
Yaygın olan bir kanaat vardır; anti-demokratik rejimler varlığını sürdürebilmek için her zaman bir düşmana ihtiyaç duyarlar. Bu rejimlerin psikolojisini, politikasını, davranış biçimlerini ve yapısını en iyi tarif ve tahlil eden yazarlardan biri belki de en iyisi George Orwell"dir. Orwell"in diktatörlüğün gayri ahlaki ve gayri insani yüzünü fabl yöntemiyle enfes bir şekilde anlattığı “Hayvan Çiftliği” kitabı hepimizin malumudur. Fakat en çok tanınan ve belki de Hayvan Çiftliğinden çok bugünkü rejimimizi anlatan kitabı 1984"tür. Bilimkurgu türünün klasik örneklerinden olan bu yapıtı, geleceği karanlık olan, gerçeklerin, doğruların saptırıldığı, konuşma özgürlüğünün yok edildiği ve dünyanın birkaç diktatörlükten oluştuğu 2050"li yılları anlatıyor.
Orwell dünyada giderek artan ve “ötekine” doğrultulan dev bir nefretten ve bu nefreti besleyen milliyetçiliklerden bahseder. 1984 isimli romanı, 2050"li yıllarda varolan Avrasya, Okyanusya ve Doğu Asya diktatörlüklerinden Okyanusya"yı anlatıyor. Fakat 2050"de kurgulanan Okyanusya, sanki yaşadığımız Türkiye. Evet, bu romanı okurken Türkiye"nin ilk defa bir alanda dünyayı geride bıraktığını görürüz.. Roman 2050"li yılları anlatıyor ama Türkiye o mertebeye en az bir asır önce varmış. Okyanusya"nın içine girince eminim siz de hak vereceksiniz.
Okyanusya"nın en büyük özelliği BÜYÜK BİRADER"in her şeyi her zaman izlemesidir. Parti kayıtlarında BÜYÜ BİRADER devrimin biricik önderi ve koruyucusu gösterilir. Bu muhaberat networku altında rejime yani Parti"ye muhalif bir eylem veya söylem içinde olmak imkânsızdır. Muhalifler “buharlaştırma” denilen fail-i meçhule gider.
Okyanusya"nın başkenti Londra"da her yerden görülen 300 metre yüksekliğinde bir Doğruluk Bakanlığı vardı. Doruluk Bakanlığı yazılan ve çizilen her şeyi kontrol ediyor, yetkililerin yanlış söylem ve tahminlerini içeren yayınlar toplatılıyor ve yeniden eski tarihli basımlarla doğrusu(!) yazılıyordu. Böylece yanılan ve yanlış söyleyen bir şey söylenmemiş oluyordu. Doğruluk Bakanlığı"nın duvarına Londra"nın her yerinden görülecek büyüklükte şunlar yazılıydı:
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
BİLGİSİZLİK KUVVETTİR
Rejimin büyüklüğü ve kutsallığını yerleştirmek ve gelecek nesillere aktarmak için senaryolar yazılır ve beğenilen senaryo gerçekmiş gibi kayda alınır. Böylece seçilmiş yalanlar da tarih olur.
Okyanusya"da en büyük suçlardan biri de düşünce suçudur. Halkı cahilleştirmek, dili ve dolayısıyla düşünceyi kısırlaştırmak için rejim tarafından Okyanusya"nın resmi dili olan“yenikonuş” denen bir dil geliştirilir. Bu dilin nihai amacı düşünceyi ortadan kaldırmaktır. Yeni dilde düşünce diye bir şey olmayacak. Roman kahramanlarından sözlük bölümünde çalışan Syme"ye göre, Yenikonuş"un tüm amacı düşünce sınırlarını daraltmak, düşünce suçunu olağansızlaştırmak ve onu anlatacak sözcükleri dilden kaldırmaktır. 2050 yılında şu an konuştukları dili kimse anlamayacak ve herkes Yenikonuş dili ile konuşacaktır.
Okyanusya"nın en önemli özelliklerinden biri de içerdeki hainlere ve dışarıdaki düşmanlara karşı topluma yerleştirilen öfke ve korkudur. Bu öfkeyi çanlı tutmak için her gün “iki dakikalık öfke seansları” ve belli aralıklarla “öfke haftası” düzenlenir. Öfke haftasının en önemli özelliği, en milliyetçi ve en fanatik olanların rejime sadakatini göstermek için evlerini, arabalarını ve işyerlerini büyük, daha büyük bayraklarla donatmasıdır. Kahramanlardan biri olan Parsons, Winston ile bir sohbetinde “Nefret Haftası için biliyorsun bizim evin veznedarı benim. Çok büyük bir çaba gösteriyoruz. Olağanüstü bir gösteri düzenleyeceğiz. Zafer Konağı caddede en fazla bayrak asılı bina olmazsa, suç bende değil, bilesin” der. Bizim ülkemizde üçüncü dünyadan kalma büyük törenler ve bayraklaşma yarışının hızlandığı milli günler acaba birer “öfke seansı”mı?
Televizyonda sürekli “Okyanusya her şey senin için!” sloganı tekrarlanır. Kamuya açık ortamlarda herkes daha çok milliyetçi olduğunu söyleyerek söze başlar. Toplumu militarize etmek ve canavarlaştırmak için sinemalarda sürekli şiddet, savaş ve öfke dolu filimler oynatılır, halkın bundan zevk alması sağlanır. Tıpkı bugün ülkemizde gişe rekorları kıran nefes ve Kurtlar Vadisi Irak gibi, ya da Sakarya-Fırat, “Tek Türkiye” türü diziler, filmler ve hemen hemen her gün haber bültenlerini meşgul eden “nefret seansları”…
Okyanusya"da vatan-millet Sakarya ve hainlik edebiyatı çok güçlüdür. Bu nefret odaklı düşünce çocukların da düşünce dünyasını şekillendirmiştir. Verilen eğitimlerle çocuklar partinin birer sadık kulu ama “ötekiler”e karşı birer canavar gibi yetiştirilir. BÜYÜK BİRADERE ve Parti"ye tapan bu çocuklar dehşet saçarlar. Milli şarkılar, marşlar, törenler, bayraklar, oyuncak tüfeklerle talimler, sloganlar, BÜYÜK BİRADERE tapınmalar; bunların tümü onlar için birer oyundur. Bütün öfkeleri dışarıya, devletin düşmanlarına, yabancılara, hainlere ve düşünce suçlularına çevrilmiştir. Okyanusya"da kendi özçocuklarından korkmak olağan bir durum haline gelmiştir. Bu korku yersiz değildir, çünkü gazetede sürekli “çocuk kahraman” diye anılan küçük casusların duydukları birkaç kuşkulu söz üzerine anne ve babalarını Düşünce Polisi"ne ihbar ettiği haberleri yer almaktadır. Romanda tesisatçı ve rejimin gizli muhalifi olan kahramanımız bir evin musluğunu tamire gider ve oyuncak silahlarla oyun oynayan çocuklar silahını karhama doğrultur ve “sen bir hainsin, sen bir düşünce suçlususun, bir Avrasya casususun, seni buharlaştıracağım” türü tehditler savururlar. Nasıl, Okyanusya sizlere de tanıdık geldi mi?
Parti yetkilileri konuşunca onu dinlemeye gerek kalmaz. Zaten ne söyleyecekleri baştan bellidir: Başkasını suçlarlar, düşünce suçlularına ve hainlere karşı daha etkin önlemleri sıralar. Avrasya ordusunun vahşetine karşı atıp durur. Söyledikleri BÜYÜK BİRADER ve Malabar savaşı kahramanlarını övüyor olabilir. Kullandıkları her sözcüğün Parti doktrini ve resmi ideoloji doğrultusunda olduğundan kesinlikle emin olabilirsiniz. Kahramanımız hatibi tarif ederken, “çenesi açılıp kapanan bu gözsüz yüzü izlerken, bir insanı değil de bir kuklayı seyrediyormuşçasına garip bir duyguya kapıldım. Konuşan, adamın beyni değil, gırtlağıydı sanki. Ağzından dökülen sözcüklerdi, ama bu gerçek anlamda bir konuşma değil, bir ses yığınıydı”. Bugün resmi ideoloji ve ulusalcı-milliyetçi geçinenlerin herhangi bir konuda yapacakları konuşmayı ana hatlarıyla tahmin etmek sizce de kolay değil mi?
Okyanusya ya da Avrasya, 2050 ya da 1950 zaman ve mekân fark etmez, fakat Orwell 1949 yılında 60 yıl sonraki Türkiye"nin, yani 2009 Türkiye"sinin müthiş bir tablosunu çizmiş. Nefes, Tek Türkiye, Sakarya-Fırat, Ölümsüz Kahramanlar gibi öfke seansları, bayrak törenleri, Yenikonuş, düşünce suçluları, vatan-millet Sakarya ve hainlik edebiyatı, ulusalcı-milliyetçi nefret, resmi tarih, BÜYÜK BİRADER, savaşı kutsama ve resmi ideoloji vak vakçıları. Ekonomide, bilimde, sanatta başaramadık belki, ama anti-demokratik uygulamalarda dünyayı bir asır geride bıraktık. Kısa zamanda büyük işler başarmamış mıyız, siz ne dersiniz?
Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
Yukarı























