Bazı komploculara göre bu kriz III. Dünya Savaşını çıkarabilecek derecede ekonomik çatışma alanları oluşturuyor. Peşinen söyleyim ben bu fikirlere katılmıyorum. Yaşanan kriz serbest piyasa ekonomisi ile küreselleşmenin bir hastalığı, ancak sonucu ölüm riski taşımıyor. Nasıl ki 1929 krizi ile sanayi devrimine ilişkin üretim ve makinelere yön verilerek sermaye dönemi başlatıldı; şimdilerde ise sermaye dönemine son verilerek bilgi toplumunun ekonomi ayağına geçişte engeller kaldırılıyor. Böylece kapitalist ekonominin reformist ve/veya revizyonist açılımları devreye sokulmak isteniyor.
Çin ve Arapların oluşturduğu sermaye ve bu sermayenin politik gücü aslında dünyanın tepesinde birilerine sizce rahatsızlık vermiyor mu? Özellikle bizim gibi ülkelerin yabancı sermaye çekerek büyüme ekonomik modelleri, uluslararası politika ve ulus politikalarında dostluk dengelerini değiştirecek güce sahip değil mi? Çin ve Araplar biriktirdikleri sermaya hangi ülkeleri besliyor? 11 Eylül'den sonra özellikle bu sermayenin eğilimlerine ne oldu?
ABD kaynaklı mali krizin boyutu 1.2 trilyon dolar olacağı öngörülüyor. Borsalarda hisse senetlerinin inişli çıkışlı düşüş seyri bankalar üzerinden doğrudan sermaye yatırımları üzerinde baskı oluşturmakta.
Krizin merkezi ve derinliği zararın yönü bakımından önemli. 1997 yılında Doğu Asya, 1998’de Rusya merkezli krize göre bugün yaşadığımız kriz daha derinlerde ve daha küresel özellik arzetmekte.
ABD’den başlayarak bazı gelişmiş ekonomiler birer birer açıkladıkları programlarla krize karşı tedbirler almakta. Ancak kırılma o kadar derinki içine atılan her şeyi yutmakta. İyimserler Türkiyenin bu krizden fazla etkilenmeyeceği, hatta kazançlı bile çıkabileceği şeklinde öngörülerde bulundular. Ağırlıklı olan görüş ise kötümserlere ait. Bunlara göre özel sektör borçları ile bankaların kredi vermedeki isteksizlikleri krizi daha ağır hissettireceği yönünde. Belli ki AK Parti ekonomi kurmayları iyimserler arasında yer alıyor. Bizim patronlar ise kötümserler tarafında.
Kurmaylarda, 2001 krizinden sonra Türkiye’nin özellikle bankalarda gerçekleştirdiği mali reformun sağladığı bağışıklığın, bu krize karşı alınması gerekli tedbirler veya müdahalelerin zaten gerçekleştirdiği yönünde bir güven bulunmakta. Hatta bu güvene bağlı olarak fırtınalı kriz dalgalarından korunmak isteyen sermayenin, güvenli liman olarak Türkiye’yi tercih edeceği yönünde iyimserliği aşan bir başka bakış açısı da bulunmakta.
Krizde ülke içi dengeleri belirleyici olan Kurum hiç şüphesiz Merkez Bankası olacak. Merkez Bankası şimdiye kadar olduğu üzere ihtiyatlı tutumu devam ettireceğe benziyor.
Krizin parasal tarafında şişirilen balon ekonomisinin reel sektör üzerinde olumsuz etkilenmemesi için yabancı sermaye akışının sürmesi gerekmekte. Bunun için ise geçici bir çözüm bulunmuşa benziyor. Özellikle Türk vatandaşlarına ‘bağını sormadan üzümünü getir’, yani nereden bulduğunu sormadan para getirmeye müsaade eden bir düzenleme öngörülmesi.
Diğer krize ilişkin tartışma IMF ekseninde gerçekleşiyor. Sayın Başbakanın ümüğümüzü sıkacaklarsa masaya oturmam dediği IMF. Ne yazık ki Kasımpaşalılık IMF’ye sökmüyor. Adamlar zorla bizi masaya oturtmuyor. Bizim teklifimiz üzerine geliyorlar. IMF’nin parasından çok, uluslar arası sermayeye vereceği referans önemli.
Son günlerde enerji girdi maliyetleri üzerine yaptığı zamlarla kamu, mali disiplininden taviz verilmeyeceği yönünde hükümet önemli bir ipucu verdi. Ancak özel sektör TİSK aracılığıyla hükümet üzerinde ‘istihdam düşer’ restini çekti. Bu bakımdan tekstil sektörü önemli ve sinyal veriyor. 2007 iç konjonktürlere bağlı olarak durgunluk içine giren ekonomi, dış etkilere karşı 2008 sonu ve 2009 yılında dirençli olacağını söylemek çokta gerçekçi görünmüyor.
Bizdeki özel sektör kendi öz sermayesi ile yatırım yapan, büyüyen bir yapıya sahip değil. Borçlanmanın bankalar aracılığıyla iki tepkisel refleksi olacak. Bir bankalar şimdiye kadar olduğu üzere kredi verirken bol keseden dağıtmayacak, iki verdikleri kredilerini vadesinden önce nakte çevirmek isteyecekler. Böylece banka üzerinden özel sektör finansmanında darboğaz yaşanması muhtemel.
TÜSİAD yeni bir sanayi vizyonu istiyor. Patronların son on yıldan buyana enerji sektörü üzerinde yatırım yaptığı biliniyor. Enerji üzerine getirilene ek maliyetler patronlardan daha çok orta işletmeleri vuracağı kesin. Yeni sanayi vizyonu ile elde edilen teşvikler onlar için yeni ufuklar anlamını taşıyor.
Devlet tekelinden, özel sektör tekeline geçiren özelleştirme politikamız petrol fiyatlarında ‘S.O.S’ veriyor. Bir türlü serbest piyasa rekabetine açamadığımız petrol sektörü aldığı imtiyazlarla kafa tutuyor. Sn. Başbakan bile emrindeki kocaman kurumlar olmasına rağmen fiyat artışlarını dava konusu ederek milletin hakkını arayacakmış. Vatandaş ne yapsın?
Velhasıl kelam ABD, kendi merkezinden kayan ekonomik güç dengelerinde, kefeye koyduğu ağırlıklarla yeniden kendisini merkeze taşıyor. Bizdeki fırsatı ganimet bilen fukaralar da devlet üzerinden yeni yatırım alanları oluşturma gayretindeler. Krizden asıl etkilenecek küçük ve orta işletmeler ise ‘du bakalım ne olacak’ havasındalar. Hükümet ise daha krizi kavrama, anlama aşamasında…
Gününüz güzel geleceğiniz parlak olsun. Kalın sağlıcakla…