![]() Adnan KÜÇÜK
|
Soru: “Türkiye’yi kim yönetmelidir; cari sistem içinde belirleyici temel irade kiminki olmalıdır; milletin iradesi mi, yoksa bürokratik vesayet mi söz konusu olmalıdır; bürokratik vesayet olacaksa, bu irade askeri bürokrasi tarafından mı, yoksa yargı bürokrasisi tarafından mı ortaya konulmalıdır, yoksa biri öne çıktığı zaman diğeri ona destek vererek bir güç birliği mi yapılmalıdır?”
Bu soruların cevapları dönemden döneme, kişiden kişiye, bir siyasi anlayıştan diğerine, kurumdan kuruma değişmektedir. Gerek Yargıtay’ın siyaset ve yasama kurumuna meydan okuyan Bildirisi ve Danıştay’ın da onu desteklemesi, gerekse Anayasa Mahkemesinin (AYM) geçen yıl verdiği 367 kararı ile son Anayasa değişikliğini esastan inceleyerek verdiği iptal kararı, bu sorunun cevaplanmasını çok daha güncel hale getirmiştir.
Maalesef Türkiye’de demokrasi konusunda mutabakat yoktur. Ülkemizde halk desteği geniş olan bir kesim demokrasi, milli irade, insan hakları, hukuk devleti konularda hassasiyet göstermekte; temel unsur olarak bunlara ağırlık vererek bürokratik vesayeti reddetmektedir. Esas itibariyle milli iradeyi önemsemeyen, bütün temel felsefesini O’na güvenmeme esası üzerine inşa eden; halkın inisiyatif almasını çok tehlikeli kabul ederek O’nu eğitilmeye muhtaç gören jakoben kesim ise vesayetçi bir anlayışı savunmaktadır.
Bunlara göre: “Şayet inisiyatif halka verilirse sistemi rayından çıkarır. Hem laik Cumhuriyet varken demokrasi de nereden çıktı; demokrasi, aslında laik Cumhuriyete bir ‘karşı devrim’dir. Demokrasi içine konulan bazı dayatmalarla laik Cumhuriyet devrilmek ya da içi boşaltılmak istenmektedir”.
Türkiye’de her iki kesimden de insan vardır. Fakat halk desteği itibariyle birinci kesim belki de %70-80’lere varan bir desteğe sahip ise de, ikinci kesim, gerek kurumsal (başta yargı ve askeri bürokrasi olmak üzere) olarak, gerekse Üniversite-medya dayanışması itibariyle çok daha güçlüdür. Bu itibarla ülkemizde dönem dönem vesayetçi yönetim anlayışı etkin olarak öne çıkmıştır. Bu vesayetçi anlayış bazen askeri bürokrasinin öne çıkması üzerine başta yargı ve diğer kesimlerin onu desteklemesi ve beslemesi şeklinde gerçekleşmiştir.
Bütün askeri darbe ve muhtıralarda, başta yargı kesimi olmak üzere bazı kurumlar ile medya ve Üniversitenin ağırlıklı bir kesimi, tamamlama ve besleme işlevlerini yerine getirmiştir. Bazen de yargı kurumu, Anayasanın da dışına çıkarak sisteme müdahale etmiş; diğer sözü edilen kesimler bu tutumu destekleyerek beslemiştir.
Bu istikamette demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti yoksunu laik Cumhuriyeti koruma zeminindeki son Yargıtay Bildirisi ile O’nu destekleyen Danıştay Bildirisi ve nihayet AYM’nin Anayasa değişikliğini iptal kararı, başta askeri bürokrasi olmak üzere sair kesimlerce desteklenerek bir güç birliği yapılmıştır. Bunun adı, sistemin yargı odaklı olarak şekillenmesi; inisiyatifin yargıya geçmesidir. Halk %97’lik bir çoğunluğa erişse de lüzumlu demokratik değişiklikleri yapamaz. Şayet yaparsa, bu değişiklik, %03’ük belirleyici irade tarafından, demokrasi yoksunu otoriter laik Cumhuriyetin ihlali kapsamında değerlendirilerek bertaraf edilir.
Halk, cahil ve eğitilmeye muhtaç olmaları sebebiyle etkin olarak inisiyatif kullanmaya ehil ve reşit olmadıkları için, iradesi makbul ve muteber değildir. Halk yığınları eğitilip aydınlığa eriştirilmedikçe görüşüne itibar edilmemelidir. Doğru, ya yargı, ya da diğer bürokratik kesim tarafından belirlenmelidir; halka düşen sadece buna itaat etmektir. Halkın bu halleri ile inisiyatif almaya kalkması halinde, bunun derhal bürokratik kesimler tarafından güç birliği yapılarak bertaraf edilmesi gerekir.
AYM’nin son Anayasa değişikliğini iptal kararı ile yargıçlar vesayeti sistemi tavan yapmıştır. Bu davranış askeri kesimden de destek bulmuştur. Bu kesim: “Bu karar, malumun ilanıdır. Başka bir şey çıkması anormal olurdu” diyerek AYM’nin iptal kararına destek vermiştir. Aslında bu, 28 Şubat döneminde askeri bürokrasinin verdiği brifinglere yargı bürokrasinin iştirak ederek destek vermesine verilen bir cevaptan başka bir şey değildir.
AYM, vermiş olduğu bu iptal kararını, Anayasal yetki sınırlarını aşarak yerine getirmiştir. AYM’nin anayasal yetki dışına çıkması sadece bununla sınırlı değildir. Yıllar yılı hep yetkisi olmadığı halde iptal kararını “derhal” açıklamaktadır. Oysa Anayasanın 153. maddesinde “iptal kararı gerekçesi yazılmadan açıklanamaz” hükmü yer almaktadır. AYM bu hükme hiçbir şekilde itibar etmemiştir. Keza, “yürürlüğü durdurma” yetkisi olmadığı; bu konudaki talepleri 1993 yılına kadar yetkisi olmadığı gerekçesiyle reddettiği halde, bu yıldan itibaren, konuya ilişkin hiçbir hukuki değişiklik olmadığı halde “yürürlüğü durdurma” kararı vermeye başlamıştır. Burada da anayasal/kanuni dayanağı olmayan bir yetki kullanımı (“yetki gaspı”) söz konusudur. Son iptal kararında da, Anayasanın 148. maddesinde sadece şekli denetim öngörüldüğü halde, esasa ilişkin denetim yaparak, yine Anayasal yetki sınırlarını taşmıştır. Bu maddeye göre, AYM, Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Anayasa değişikliklerine ilişkin şekli denetim, “teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır”. Burada açıkça şekli denetimin sadece bu durumlarla “sınırlı” olduğu vurgulanmaktadır.
Nitekim AYM 1982 Anayasası döneminde verdiği çeşitli kararlarında, şekli denetim konusunda 148. maddeyi esas almış ve yetki taşımına gitmemişti. Fakat son kararında Anayasa değişikliklerinde anayasallık denetimini Anayasanın ilk 4 maddesi kapsamında da yapabileceğini belirtmiştir.
Bütün bunlar, AYM’nin “içtihat yoluyla kendisi lehine yetki ihdas etmesi” anlamına gelmektedir. Bu konuda “yetki verme” yetkisi tamamen TBMM’ne ait olduğu halde, AYM, yasamanın yetki alanına girerek kendi yetki alanını genişletmiştir. Bunun anlamı, aslında AYM’nin yasama organının yerine geçerek Anayasayı değiştirmesidir. Artık burada kuvvetler ayrılığı dengesi yargı lehine bozulmuş olmaktadır. Yargı yasamanın yetki alanına tecavüz ederek kendi yetkilerini genişletmiştir. Bununla AYM, Teziç’in de ifade ettiği şekilde “kurucu iktidarın da üstünde bir güç” haline gelmiş olmaktadır (Zaman Gazetesi, 07.06.2008).
AYM’nin bu tutumları neticesinde “fiili olarak” Anayasada şu değişiklikler meydana gelmiştir: AYM, Anayasa değişikliklerini Anayasanın ilk 4 maddesi kapsamında esas yönünden denetleme, yürürlüğü durdurma, iptal kararlarını derhal açıklama gibi yetkilerle donatılmıştır. Bir de geliştirdiği bu yorum ve pervasız uygulamalar sebebiyle, Anayasanın 2. maddesine Prof. Dr. Zühtü Arslan’ın sözünü ettiği “jüristokratik devlet” (Zaman Gazetesi, 07.06.2008) (hâkimler devleti) nitelemesi eklenmiştir. Bu, Cumhuriyetin demokratik olmaktan çıkarak “jüristokratik Cumhuriyet”e dönüşmesi anlamına gelmektedir.
Jüristokrasi, bir ülkede halkı yönetme yetkisinin halkta ve onun seçtiği temsilcilerde (seçilmişlerin üstünlüğü ve belirleyiciliği) olması yerine hâkimlerde olduğu; anayasal sistemin merkezinde hâkimlerin yer aldığı durumu ifade eden bir kavramdır.
Yasama ne yaparsa yapsın, yargı bürokrasisinin olurunu almadıkça hiçbir geçerliği olamaz. Hatta yargı bunu yaparken bazen kendisini Anayasa ile bağlı hissetmez, icabı halde Anayasa dışına çıkmayı kendisi için bir hak olarak görür. Bazen de Anayasayı öylesine okur ki, diğer türden okumalar sistem dışına itilir. Burada Anayasa, metinde yazıldığı gibi değildir; yargının okuduğu ne ise Anayasa odur. Bu, her türlü makuliyeti ortadan kaldıran, esaslı sistem değişikliği içeren bir okuma da olsa, Anayasa, yargının okuduğu şekilde anlaşılmalıdır. Anayasanın bundan farklı bir şekilde okunması, bazen ifade hürriyetinin dışına çıkılarak yasaklamayı da içerebilmekte; hatta farklı okuma, bazen siyasi partilerin kapatılmasına kadar da gidebilmektedir.
Başta kamuoyuna açıklanan Yargıçlar bildirileri ve AYM’nin verdiği iptal kararı vb. gelişmeler üzerine artık Ülkemizde anayasal sistemin merkezine yargı yerleşmiştir. Özellikle AYM, 22 Temmuz seçimleri öncesinde, Anayasal yetkilerini aşarak kimin Cumhurbaşkanı olamayacağına karar verirken, bu konuda Cumhurbaşkanlığı seçiminin nasıl yapılacağını kendisi tayin ederek, netice itibariyle bir nevi anayasa değişikliği yaparken, son iptal kararı ile de hangi değişikliklerin anayasal hüküm niteliği kazanamayacağına karar vermiştir.
411 milletvekilinin oyu ile kabul edilen, halkın yaklaşık %70-80’ne yakın desteğine sahip olan ve bireysel hürriyetlerin alanını genişleten Anayasa değişikliği, atanmış 9 kişinin reyi ile Anayasaya aykırı bir şekilde geçersiz ilan edilmiştir.
AYM, bu kararı ile yasama organının anayasa koyucu işlevinin büyük oranda içini boşaltmıştır.
Artık bundan sonra AYM’nin onaylamadığı hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacaktır. AYM’nin sistemin merkezine yerleşmesi bir Anayasa değişikliği ile olmamış, AYM’nin inisiyatif alması ile olmuştur.
AYM’nin Anayasanın ilk 4 maddesi kapsamında yapacağı anayasallık denetiminde, burada yer alan “hukuk devleti”, “laik Cumhuriyet”, “Cumhuriyetin temel değerleri”, “sosyal devlet” vb, belirginlikten yoksun, tamamen yoruma bağlı; yapılacak her bir yoruma göre değişik anlamlara bürünebilen; hatta bazen yapılan yorumlar sebebiyle kendilerine birbirine zıt anlamlar yüklenebilen soyut ve elastiki nitelikte kavramlar oldukları için, bunlara istinaden iptal edilemeyecek Anayasa değişikliği çok az bulunur.
Hatta son iptal kararında olduğu gibi demokratik açılımları içeren Anayasa değişiklikleri bile, demokrasisiz otoriter laik Cumhuriyete aykırı bulunarak iptal edilebilecektir. Otoriter laik Cumhuriyet anlayışı ile anayasal demokratik laik Cumhuriyet yönündeki açılımlara karşı bir set oluşturulmuştur.
Bütün bunlardan maalesef topyekün ülke zarar görmektedir. Anayasal sistemin tıkandığı, halkın iradesinin yerini bürokratik iradenin aldığı bu sistemde, Türkiye ileriye değil geriye gidecektir. Bu, dünyadaki gelişmelere ters istikamete yönelmek anlamına gelmektedir.
Bütün bu badireli dehlizlerden çıkmanın yolu yeni bir Anayasanın yapılmasıdır. Yapılması gereken, “derhal bir erken seçim kararı alınarak, yapılacak bu seçimde halktan yeni bir Anayasa yapacak meclisi oluşturması istenmesidir”. Bütün partiler bu seçimde yapılacak Anayasa değişikliğine ilişkin görüşlerini ortaya koymalı, mesele enine boyuna bu seçim kampanyalarında tartışılmalı, Meclis oluşur oluşmaz da ilk iş olarak yeni Anayasayı yapmalıdır. Artık 1982 Anayasası Türkiye’ye aşırı derecede dar gelmektedir. Türkiye’nin bu Anayasa ile gidebileceği bir santim yol bile kalmamıştır.
Bunu yaparken de her bir kesim birbirine anlayışla yaklaşmalı, rövanşist bir yaklaşım benimsenmemelidir. Yapılacak Anayasa tam demokratik bir tartışma neticesinde, toplumsal sözleşme niteliğine uygun bir şekilde kabul edilmeli, bu Anayasa herkesin “benim anayasam” diyebileceği bir Anayasa olmalıdır. Bu Anayasada her türlü bürokratik vesayet dışlanarak demokratik laik cumhuriyet için lüzumlu her türlü düzenleme yer almalıdır. Belki bu kabilden yapılacak bir Anayasaya karşı çıkan belli bir kesim olacaktır. Ama artık halkın büyük çoğunluğunun yapacağı bir anayasal demokratik Anayasa, bu eleştirileri hükümsüz kılacaktır.
Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük
Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
Yukarı























