Sene 2003… Siirt E tipi Terör Cezaevi… O gün 24 kişilik PKK koğuşundayım ve her zamanki gibi onlarla yalnızdım. (PKK ve Hizbullah koğuşlarına tehlikeye rağmen yalnız girerdim. Ve içeride bulunduğum sürece kapı açık kalamayacağından üstüme kilitlenirdi. Cezaevinde Savcının nüfuzu ve etkinliği için riskli de olsa şahsıma ait bu yöntem ve tercih önemliydi. Aksi halde koruma ordusuyla koğuşa girerseniz sizi ciddiye almazlar.) Sorunlarını dinledikten ve gerekli notları aldıktan sonra çoğu zaman olduğu gibi hasbihal etmek istediler. (PKK stratejileri, güncel gelişmeler ve Kürt sorunu üzerine) Örgüt gerçekliğinin temelindeki sosyalist ideolojiye temas ederlerken Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ezilmişlik, zulüm ve baskılardan söz ediyorlardı. İçlerinde az da olsa oruç tutanlar ve namaz kılanlar vardı. Hatta birisi o sırada izin isteyip namaz kılmak için yukarı çıkmıştı. Dedim ki:
- Sizdeki sosyalist düşünce orijinal sosyalist modele uymuyor. İçinizdeki bu ibadet edenler… Sosyalist nazariyede din, ahlak gibi moral değerler üst yapı kurumu ve burjuva hastalığı sayılmaz mı?
Muhatap aldığım iki kişi, PKK grubunun kitap yazabilecek seviyedeki nadir birikimli kişileriydi. Onlardan başka da muhatap alınabilecek seviyede başka militanlar yoktu. Bu iki kişi PKK’nın tabur komutanı seviyesindeki şeflerindendi denilebilir.
Soruma cevaben:
- Normal bir sosyalizm olmadığı doğru. Bize has, önderliğimizin (Öcalan’a önderlik derler) formüle ettiği bir tarz. Demokratik bir sosyalizm bu. Biz ibadet eden arkadaşlara karışmıyoruz. Zamanla sosyalist düşüncenin bilincine erecekler. Ve o zaman ibadet ve din gibi olguların gereksizliğini anlayıp kendiliğinden bırakacaklar.
- Aynı vatanın evlatları olarak derdinizi demokratik yollardan ifade etmeyi neden hiç düşünmediniz ki? Silah çözüm oldu mu?
- Aynı memleketin evlatları olduğumuz doğru. Ama bize ve halkımıza aynı vatanın evlatları gibi davranılmadı. Cumhuriyetten bu yana halkımız ezildi ve dışlandı. İstiklal mahkemesi Diyarbakır’da halkımızdan pek çok kişiyi keyfi olarak astı. Tek parti dönemi bize hep kan getirdi derken araya girdim.
- Bir dakika! Diyarbakır’da İstiklal mahkemesi marifetiyle asılanlar umumiyetle mütedeyyin kişilerdi. Bunları sahiplenmek PKK ideolojisiyle nasıl bağdaşıyor?
- Olsun. Neticede hepsi bizim halkımız. Kürtlerin kimliği tanınmalı. Türklük dayatılıyor. Dilimiz ve kültürümüz kabul edilmeli. Halkımıza hakları verilmeli. Bugün geldiğimiz noktada T.C bazı adımlar attı. Amaçladığımız noktaya yakınız. İlk sıralarda bağımsız bir söylem ifade etsek de şimdiki gerçekliklerde biz ayrı bir Kürt devleti istemiyoruz. Bazen silahlı mücadele değil de demokratik yolları en başta neden denemediğimizi düşünüyorum doğrusu.
Derken diğeri araya girdi ve ona hitaben -“Silahlı mücadele olmasaydı bugünkü sosyal kazanımlarımıza ulaşamazdık yanlış düşünüyorsun!” dedi.
İlki devam etti: “Biz Türk vatandaşlığını ve kimliğini bir üst kimlik olarak kabul ediyoruz. Ama özde Kürdüz. Bunun kabul edilmesini istedik. Yoksa biz Türklerle aynı gemide olduğumuzu biliyoruz. Belki inanmazsın Savcı Bey ama Türkiye ile başka bir devlet savaşsa biz Türkiye’nin yanında oluruz. Çünkü aynı gemideyiz ve bu gemi batarsa biz de batarız. Bunu biliyoruz… DEHAP (DTP o zaman DEHAP’tı) bizi tam olarak temsil edemiyor. Yetersiz kalıyor. Ama siyasi olarak onlar var… Bize rağmen aykırı gidemezler. İstediğimiz adımlar tam olarak atılmazsa 2004’den itibaren strateji değiştireceğiz. Artık büyük kentlerde çok ciddi ve seçilmiş eylemler düzenleyeceğiz. Bunlar şimdikilerden çok farklı olacak” dedi.
Evet, bunlar iki PKK militanının düşünsel yelpazesinden kesitler…
Şaşırtıcıydı doğrusu. Kesif bir propaganda kimliği taşıyan bu konuşmalarda ilginç noktalar mevcuttu. Biliriz ki, müebbed almış bir hükümlünün konuşmalarında makyaj bulunmaz. Özellikle PKK’nın dünya görüşü ayrımı gözetmeksizin tüm Kürtlerin örgütü olma iddiası, ayrıştırıcı bir milliyetçilik ve laiklik uygulamalarının doğurduğu mağduriyetler ve Cumhuriyet döneminde gerçekleşen hukuk dışı İstiklal mahkemesi, Şark Islahat Kararnamesi gibi uygulamalarından bugüne uzanan ihmalkârlık dolu vetire. Bölgede devletin psikolojik pasivizasyonu bilhassa bu üç noktada temayüz ediyordu.
Demokratik açılım süreci, tam bir vuzuha kavuşmadı. Ama yakın zamanda AKP’nin açılım süreci için çizdiği yol haritasını göreceğiz. Süreçteki seyrüseferin hangi planlama ve hedeflerle yapılacağı sis bulutu içinde ama DTP ve PKK’nın bu süreçteki tavır ve samimiyeti de netleşmedi.
DTP’nin PKK’ya rağmen bir yaklaşım-çözüm üretemeyeceği PKK’lının ifadelerinden de açıkça görülmektedir. Gerçekten çözüm sürecinin önündeki iki önemli engel DTP ve PKK’dır. Mevcut sürece bu iki odağın samimiyetle yaklaştığı söylenemez. Dolayısıyla hükümet açısından samimi ve gerçek manada çözüm isteyen bir muhatap mevcut olmadığından reel bir çözümün ufukta görünmesi de oldukça zor.
Süreci sabote etmesi beklenebilecek aktörler şunlardır:
DTP
PKK
Derin PKK
MHP
CHP
Ergenekon
ABD-AB
Bu aktörler arasında MHP ve CHP makul ve ümit verici bir açılım planı açıklandıktan ve DTP tarafının da makul yaklaşımlar sergiledikten sonraki aşamada ‘kopuk’ yaklaşımlar sergileyemeyeceklerdir. Üniter yapı hususundaki tereddütlerin kati şekilde giderilmesi MHP ve CHP’nin süreçten izole olmasını ciddi ölçüde engelleyecektir. Muhalefet etmek ve sabote etmek de farklı şeyler değil mi?
DTP, PKK’dan bağımsız olarak düşünülemez. PKK’ya rağmen de bağımsız politikalar ve inisiyatifler içinde olamaz. Şu halde süreçte PKK’nın tavrı etkili olacaktır.
Son olarak yaşadığımız ve ülkemizi yasa boğan şehitlerimizi ve bu saldırıyı düşündüğümüzde PKK’nın bu süreçteki tavrının medya platformlarında sorgulanmadığı ve analiz edilmediği de bir gerçektir. PKK, son yaşananlar hakkında bir açıklama yapmamıştır.
Tüm bunlara rağmen PKK’nın da gerçekten çözüm istediği varsayıldığında örgüt içinde ve örgüt çizgisi dışında faaliyet gösterebilen derin kadro, süreci sabote edebilecektir.
Ergenekon yapılanması, terör ve kaos sektöründen nemalandığı için, kendisi için ‘hayat sahası’ olan bir çizginin sonlandırılmasının karşısında olacaktır. Bu yapının muvazzaf unsurlarla birlikte devletin önemli kademeleri içinde yuvalandığı ve askeri kadrosunun hala deşifre edilemediği düşünüldüğünde en etkili sabotörlerden birisi Ergenekon olarak belirmektedir. Çözüm sürecinde pozitif sinyallerin doğduğu bir zamanda PKK içindeki Ergenekon unsurları alarma geçecektir.
Demokratik ve sorunlarını ciddi ölçüde ekarte etmiş bir Türkiye, ABD ve AB için tercih edilebilir eksendir. Bilhassa Irak denkleminin çözülmesinde ve Ortadoğu satrancında istikrarlı bir Türkiye önem arzetmektedir. Ama her halükarda ABD’nin PKK üzerindeki nüfuzu göz ardı edilemez. Hükümetin çözüm planını kuvvetle destekleyen bir ABD’nin PKK üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Bu noktada ABD’nin demokratik açılım sürecine yaklaşımının önemli olduğu göz ardı edilmemelidir.
Böyle bir tabloyla beliren kurtlar tangosunda, Kürt halkının %78’inin “Türkiye’ye aidiz” demesi çok belirleyici değil. Benim konuştuğum PKK’lı da Türkiye’ye ait olduğunu söylüyordu zaten.
Hükümet bu süreçte öncelikle çözüme ikna edici psikolojik üstünlüğü, orta vadede diplomatik üstünlüğü ve nihai olarak inisiyatif ve uygulama üstünlüğünü yakalayarak ilerlemek durumundadır.
Tüm bunlara rağmen sonuç alınamazsa veya açılım paketi çözüm istemeyen DTP-PKK blokundan dönerse, süreçten isabetli bir şekilde geri dönmek de erdemdir. Zira elden gelen yapılmıştır.