Çok Tuhaf Bir Ülkeyiz Çoook
Türkiye, tuhaf bir ülke. Yeryüzünde emsali kalmayan ve de hiçbir şekilde esamesi bile okunmayan bazı düşünceler, bizim ülkemizde, hem de en üst perdeden kamuoyuna duyurulmaktadır. Başka ülkelerde bu tür düşünenleri dillendirenlere sadece gülünür ve bunların savundukları düşünceler “çağ dışı” olarak görülür. Şimdi bu düşünceler bizde en üst perdeden savunulmaktadır.
Bunu nereden mi çıkarıyorum? Hemen cevabını vereyim.
Geçenlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Onur Günü etkinliğinde yaptığı konuşmasında şunları söylemiştir:
Başsavcı'nın Gündem Belirleyen O Cümlesi
“Başsavcılık, siyasi olasılıklardan hiçbir şekilde etkilenmeksizin, ‘demokratik ve laik toplum düzeninin korunması’ için görevlerini yerine getirmek zorundadır. …Muhafazakâr partiler öne çıktıkça, artan radikalleşmeyle birlikte, ekonomik büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılmak suretiyle, batı tipi demokrasilerin ayrılmaz parçası olan laikliğin gündemden düşürüldüğü ve tanımının değiştirilmeye çalışıldığı görülmektedir”.
Bu ifade, Sayın Yalçınkaya’nın yapmış olduğu konuşmanın sadece çok kısa bir kısmı. Konuşmanın bütününde çok daha fazla mesajlar var. Ben bu yazıda sadece “laiklik” vurgusu üzerinde durmak istiyorum.
Türk tipi laikliğin yeni düşmanı: Ekonomi
Bir şey daha öğrenmiş olduk: “Türk tipi laikliğin yeni düşmanı: Ekonomik büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılması”. Bu ifadeler bir başka demokratik memlekette söylense, eminim kimse kulak verip dinlemez; hatta en küçük ilgi bile duymaz. Ama bu konuşma, bizim ülkemizde kamuoyunu baştan sona işgal etmekte, insanlar bu konuşmaya ilişkin büyük laflar söylemektedir. Hele ki savunulan laiklik ile demokrasi bütünleşik olarak ifade edilince, insanın, -demokratik laikliği bilmese- “vay be bizim (sözüm ona demokratik olduğu söylenen) laiklik ne dehşetengiz tehlikeler altındaymış” diyeceği geliyor.
Bu mesajla savunulan laiklik, ne tür bir laiklik, “demokratik laiklik”, ne türden bir laiklik, bunun üzerinde durduktan sonra, yapılan konuşmayı tahlil etmek istiyorum.
İlk önce demokratik laiklik ne demek onun üzerinde duracağım.
Demokratik laiklik,
- demokratik memleketlerde (Federal Almanya, ABD, Hollanda, Yunanistan vd.) cari olan, Anayasasında açıkça yer verilmese de, uygulamaları itibariyle laik olduğu kabul edilen,
- devlet ve dinin birbirinden bağımsız olarak örgütlenebildiği, karşılıklı muhtariyetin söz konusu olduğu, devletin, dinin dahili yapılanmasına ve temel değerlerinin ne şekilde olması gerektiği hususuna kesinkes müdahil olmadığı, dinin de devlete yönelik karışıcı bir etkileme/tahakküm içerisinde bulunmadığı,
- devletin, bütün dinler ve dini temelli olmayan düşünceler karşısında tarafsız olduğu, bu kapsamda, bir din ya da din dışı bir düşüncenin, diğerleri aleyhine, bir avantaj sağlayacak şekilde devlet tarafından korunmadığı ya da mağdur edilmediği,
- Egemenlik, iktidar ve hukukun meşruiyet kaynağının beşeri nitelikte olduğu,
- tam bir din ve vicdan hürriyetinin mevcut olduğu, kısıtlamayı haklı kılan demokratik şartlar gerçekleşmediği takdirde, hiçbir kişinin, din ve vicdan hürriyetinin kullanımından dolayı kısıtlama ve yasaklamaya maruz bırakılmadığı,
- din, tarikat, cemaat (bugün sadece ABD’de, -bazı kişiler tarafından aşırı derecede sapkın olarak değerlendirilmiş olsalar bile- yaklaşık 1500’den fazla tarikat, cemaat mevcuttur, devlet, sınırlamayı haklı kılan demokratik şartlar gerçekleşmedikçe bunların hiç birisine karışmamakta, onları laiklik düşmanı diyerek yok etmeye çalışmamaktadır) ve dindarlığın teminat altında olduğu, bunlara karşı “topyekün bir mücadele”nin kesin kes reddedildiği,
- her bir din, mezhep ve tarikatın, kendi özgün hali ile toplumsal bir olgu, gerçeklik ve çeşitlilik şeklinde çoğulculuğun birer unsurları olarak görüldüğü, her birisinin, dini olsun dini temelli olmasın, eşit düzeyde saygın ve saygıya değer kabul edildiği,
- her bir kişinin, demokratik çoğulculuğun bir unsuru olarak görülen bütün dini ve din temelli olmayan düşüncelerden birisini kabul edip benimseme, gereklerini yerine getirme hakkına sahip olduğu, bunlardan birisini tercih etmeleri sebebiyle bazı haklardan mahrum olmadığı, suçlanıp aşağılanmadığı, bu zeminde yapılacak ayrımcı uygulamaların reddedildiği,
- devletin belli bir resmi ideolojisinin mevcut olmadığı, bu kapsamda devletin bazı dinleri ya da dinin belli bir yorumunu sapkın, sakıncalı olarak değerlendirip “doğru din şudur, bunun dışındakiler sapkındır” diyerek ona karşı savaş açmasının laikliğe aykırı görüldüğü,
- tek tip bir laiklik yerine, ülkelerde cari rejimlerden de etkilenen birden fazla laikliğin mevcut olduğu, kişilerin ve siyasi partilerin bunlardan herhangi birisini savunma konusunda serbest oldukları, bu laiklik türlerinden birisinin savunulmasının yasaklanmasının demokratik çoğulculukla çelişik kabul edildiği, kısaca, laikliğin, “dini temelli dogma”nın yerini alan “din dışı bir dogma”ya dönüştürülmediği, bir laikliktir.
Sayın Yalçınkaya’nın savunduğu laiklik ise, esasen günümüzdeki Almanya, ABD, İngiltere, Fransa gibi “birinci lig demokrasi”lerde emsaline rastlanmayan, adına her ne kadar demokratik dense de, başına eklenen “militan/mücadeleci” nitelemesi (militan/mücadeleci demokrasi) sebebiyle demokratik olma niteliğini kaybeden, tamamen baskıcı, dayatmacı, bazı dinleri ya da dini yorumları, dini temelli olmayan düşünceleri sakıncalı bularak dışlayan “militan/mücadeleci/otoriter laiklik”tir.
Bizde 1805-1905 Yılı Fransız Laikliği mi var?
Bu laikliğe, tarihte 1805-1905 yılları arasında Fransa’da rastlanmıştır. Bugün Fransa’da uygulanan laiklik anlayışı ile gerek günümüzde Türkiye’de tatbik edilen, gerekse 1805–1905 yıllarında Fransa’da uygulanan ve kısaca “laikçilik” olarak nitelenen uygulamalar arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır.
Bu türden laiklik/laikçilikte, devlet, kendisini, doğru olan dinin, dini yorum türünün ya da dini temelli olmayan düşüncelerin belirleyicisi olarak görür. Devletin doğru olmadığını düşündüğü dini yorumlarla diğer düşünceler zararlıdırlar. Benimsenen laiklik anlayışı bu zemine oturtulmuştur. Artık bu durumda, devlet, kendisinin yanlış ve sakıncalı gördüğü her bir düşünce ile her türlü şiddet yolunu caiz gören bir varlık-yokluk savaşına girişir. Bu düşüncelere sahip olmak, tek başına suç ve yasaklama sebebi kabul edilir. Bunun adı en şiddetli dozdan tartışma, çatışma ve sürekli bir savaştır. Bu savaş, ancak bu sakıncalı düşünce ve inançların kökünün kazınması ile sona erer. Tarih, bunun mümkün olmadığını göstermiştir.
Peki, soruyorum, teokratik bir devlette, devletin, din adına diğer din ya da düşünceleri yok etme savaşına girişmesi ile devletin benzer savaşı laiklik adına yapması arasında ne fark vardır?
Alaturka/Alafranga Laiklik
Demokrat bir kişi için bunun hiçbir farkı yoktur. Bu mücadeleci/militan/otoriter nitelikli alaturka/ (1805–1905 yıllarında Fransa’da uygulananlar anlamında) alafrance laikliğin başına, Yalçınkaya tarafından konulan “demokratik” nitelemesi ile bu laikliğin, “demokratik laiklik” olarak meşrulaştırılabilmesi mümkün değildir.
Dahası, Sayın Yalçınkaya, kendi içinde çelişik bir şekilde, kendisinin hararetle savunduğu otoriter/militan/alaturka/alafrance laiklik dışındaki laikliği savunmak bir yana, bu laiklik telakkisinin en ufağından bile olsa aşınmasına sebep olabilecek “ekonomik gelişmeleri” bile laikliğin ihlali olarak görmektedir. Bunun akabinde de laikliğin korunmasında “demokratik laikliğe” sarılmaktadır. Bu, siyah bir cismin, sanki o cisim beyazmış gibi gösterilerek, beyazın haklılığı zemininde haklı çıkarılması gibi bir şeydir. Bunun iç tutarlılığı sıfırdır.
Türkiye’de gerçekten “demokratik laiklik” arzu ediliyorsa, Yalçınkaya’nın savunduğu otoriter/militan/alaturka/alafrance laiklik anlayışının terk edilmesi gerekmektedir. Ayrıca Yalçınkaya’nın savunduğu laikliğin, demokratik laiklikle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu konunun kamuoyunca çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, siyahın, beyaz ile haklılaştırılmasında olduğuna benzer bir şekilde, otoriter/militan/alaturka/alafrance laikliğin, demokratik nitelemesiyle şekillenen, sadece bize özgü çelişik düşünceler muteberiyetini sürdürmeye devam eder. Bu düşüncenin bu şekilde devam etmesi ise, Türkiye’ye yakın bir gelecekte demokratik laikliğin uğramayacağı anlamına gelmektedir. Demokratik laik Türkiye için, “demokratik laikliğin” ülkemizde de iyicene özümsenmesi ümidiyle…