
Türkiye'de kalkınma kimin sorunu? Devletin mi özel sektörün mü?
Kalkınmayı -burjuva sınıfının olduğu bir toplumda- genel harekâtın ve fikriyatın zenginleşme üzerine kurulu bir yapının sonucu olarak algılıyorum. Burjuvazinin olduğu toplumda ilk başta, burjuvazinin bireysel hedefi olmakla beraber toplumun da bu tür bir anlayış ve kültürle yoğrulması gerekiyor. Batıda bu böyle olmuş. Bizde burjuvazi olmadığı için “Türkiye nasıl zenginleşir” sorusu 2009 yılında hala bir derginin ana dosya konusu oluyorsa orada neyin eksik olduğu dolaylı olarak o sorunun içinde saklıdır.
Tabii ki tarihe de bakmak gerek. Osmanlı İmparatorluğu mali bir imparatorluktu. Kalkınmaya, üretime, teknolojiye yönelik değildi. Oysa kendi döneminin imparatorlukları üretime dayalıydı. Örneğin Batıda “hayvanların verimi nasıl artırılır” sorusuna çözüm aranırken bizdeki tartışmalar daha başkaydı. Bizde parasız kalındığı zaman fütühat yapılıyor ve para alınıyor. Ordunun amacı hazinede para kalmadığı zaman fütühat yapmak. Onun için de Osmanlı İmparatorluğu mali imparatorluktur. Aslında Osmanlı İmparatorluğu “Sen bana vergini ver, ben de sana karışmayayım” anlayışının yansımasıdır.
Hititlerden bu yana devam eden; Roma, Bizans, Osmanlı ve onun Cumhuriyete devrettiği yapı içinde bir şekilde Köylülük ve Saray sözkonusudur. Bizans'tan Osmanlı, Osmanlı'dan da Cumhuriyet bu yapıyı olduğu gibi devralmış. Onun için de burada kalkınma toplumsal bir amaç değildir maalesef. Süleyman Demirel'in ekolünden gelen kalkınma anlayışında, rejimi dönüştüren ve bunu bir toplumsal kültür haline getirmekten uzak eklektif bir anlayış sözkonusu olmuştur; ama bu toplum tarafından emilmemiştir. Onun için kalkınma kimin sorunudur denildiği zaman Türkiye'nin sorunudur diyebiliriz; ama burjuvazisi olmadığı için Türkiye bunun ne kadar farkındadır onu bilemem.
Türkiye'nin yatırımlarını planlayan, kalkınma programlarını hazırlayan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) var. Türkiye bu anlamda kalkınma planlamasını iyi yapabiliyor mu?
Planlama, toplumun kendi dinamiğiyle yakından ilgilidir. Toplumda böyle bir cevher, böyle bir amaç yoksa ne yapacaksınız? Toplumun inisiyatifine belki bir şekilde çeki düzen verirsiniz; ama bürokratik bir anlayışın o toplumda olmayan hapşırma duygusunu, onu hapşırtacak bir irade haline dönüştürmesi mümkün değildir.
DPT, devlet eliyle kalkınma, devlet eliyle zenginleşme mantığının belirli bir ölçüde, belirli bir noktaya kadar gelmesine belki yardımcı olmuştur; ama toplumun kendi doğasında, kendi sosyal yapısında böyle bir amaç olmadığında DPT ne yapabilir ki? Türkiye'de son dönemlerde yapılan en başarılı işlerden birisi köylü nüfusun azalmasıdır. Bugün köylü nüfusun aktif nüfus içindeki payı Türkiye'de yüzde % 22 iken Avrupa Birliği'nde % 4'tür. Bu örnek de bize çok şey anlatıyor.
Türkiye'de darbeler, muhtıralar, siyasal krizler eksik olmuyor. Bunların Türkiye'nin kalkınmasına ya da kalkınamamasına etkileri nelerdir?
Bu çok önemli bir soru. Özellikle de mesleği iktisatçılar için çok önemli bir soru. Benim “Darbelerin Ekonomisi” adlı bir kitabım var. Özel olarak da incelediğim bir sorundur bu. Türkiye'de en büyük sorun, tasarruf kaynaklarının azlığıdır. Türkiye, kendi burjuvazisi olmadığı için zenginliğini artıracak bir eylem içinde değildir. Toplumun da böyle bir zenginleşme hedefi olmadığı için Türkiye'de bu tasarruf oranlarının artırılmasıyla ilgili hiçbir radikal temel aranış yoktur. Türkiye fakir bir ülkedir; ama ihtiyacı daha yüksek bir kalkınma oranıdır. Çünkü parası olmayan ve parasını üretme yönünde eğilimi, düşüncesi olmayan bir toplum hızlı bir kalkınma peşinde koştuğu zaman kaynakları buna yetmez. Bu aslında bir ailenin bir yıllık gelirine yakın parayı harcayıp krize girmesi gibi… Türkiye de ihtiyacı olan kalkınmayı finanse edecek bir zenginliği üretmediği için bunu bir şekilde ya enflasyonla ya da borçlanarak reel olmayan kaynaklarla yapar. Onun için her seferinde krize girer. Bu kriz bazen uluslararası sistemle çatışmaya dönüştüğünde ve aynı zamanda uluslararası sistemin bir parçası olarak bunu idare edemediğinde darbeler olur. Bütün bunlar, özü itibariyle istediği zenginliği yaratmaya yönelik aklın, toplumsal iradenin olmamasına rağmen kalkınma arzusundan gelir.
Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kuruldu. Aradan tam 86 yıl geçti. Türkiye geride bıraktığımız bu 86 yıl içinde neden kalkınamadı? Nerelerde yanlışlar yaptı? Mesela karşımızda bir Japonya ve Almanya örneği var. 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'ndan çıktılar. Ama şimdiki durumları malum…
Japonya ve Almanya örneğini verdin. Öncelikle bu iki ülkenin ordusu yok. Ordu beslemiyorlar. Japonya ile Türkiye açısından çok önemli bir fark var; ama bu aynı zamanda Türkiye'nin neden kalkınamadığının da cevabı. 1622 yılından bu yana -Genç Osman'dan beri- reform yapıyoruz. Neden? Çünkü 1622'den beri yeniliyoruz. Savaşlarda yenilen bir ülkeyiz. 1622'den beri de bu reformları hep Batının tüketim modelini esas alarak yapmaya çalışıyoruz. Bu topraklarda kalkınmanın bir üretim işi olduğu algısı yoktur. Onun için Cumhuriyet de aynı yanlışa düşmüştür. Bu ülkenin solcusu, ilericisi, Atatürkçüsü, Kemalisti, bunların hepsi Batı gibi tüketirsek kalkınacağımızı düşünmüştür. Muhafazakarlar da tüketim arttıkça battığımızı düşünmüştür. Kavga üretimle ilgili değildir. Hep tüketimle ilgilidir. Tüketime taraf olanlara ilerici, solcu, modernist; karşı olanlara da gerici, muhafazakar, dinci denmiştir. Ama ikisi birden asıl meselenin, Batının bize fark attığı noktanın üretimde olduğu gerçeğini görememiştir. Türkiye bu anlamda yeryüzünün gelişme dinamiğinin, katma değer ve zenginlik ürettiğinin farkına varamamasından dolayı arzu ettiği noktada kalkınamamıştır.
2001 krizinden sonra son 7-8 senede Anadolu sermayesi ciddi bir atağa kalktı. Anadolu sermayesinin kalkınmaya nasıl bir etkisi oldu? Ve neden Anadolu sermayesi son yıllarda böyle bir yükselişe geçti?
Çünkü 24 Ocak Kararları ile birlikte Türkiye bürokratik cehennem olmaktan bir ölçüde uzaklaştı. Aynı zamanda 24 Ocak Kararları –rahmetli Turgut Özal'ın aldığı kararlar- bizi sadece piyasa ekonomisine doğru adım attırmadı; aynı zamanda iktisat politikasında dışa büyümeyi sağladı. Dışa büyüme; o zamana kadar devlet imkanlarından yararlanamayan, devlet kredilerini kullanamayan, Ankara'dan üvey çocuk muamelesi bile görmeyen Anadolu KOBİ'lerine yurtdışına ihracat yapma, yurtdışı ile ilişki kurma, içe yönelik bir pazarda var olabilme endişesi ve aranışının dışında bir imkan yarattı. Mesela Kayseri bugün zenginliğinin büyük bir bölümünü yurtdışına mal üreterek sağlıyor. Yurtdışı ile muhatap olmanız daha hızlı gelişmenizi ve serpilmenizi sağlıyor. Ayrıca Ankara'nın egemenliğindeki finans sisteminin size açmadığı imkanları artık kendiniz de çok rahat bulabiliyorsunuz. Böylece iktidara yönelik bir yürüyüşün, iktidara doğru bir hamle yapmanın altyapısını oluşturuyorsunuz. Bu da 24 Ocak Kararları'nın bir sonucudur.
Almaya'nin elbette bir ordusu vardir ve Almanya'nin bürcesinde is ve sosyal bakanligindan sonra 60 senedir en cok para yutan kurulusudur. TSK'nin cok cok daha üstünde paralar yutmus ve yutmaya devam etmektedir. Lütfen kendisi internetten bu bilgileri kontrol etsin.
Almanya'nin kalkinmasi soguk savasin bir neticesidir ve Amerika tarafindan organize edi
keşke mehmet altan başbakanımız olsaydı bizi burjuvaziden,otokrasiden
darbelerden kurtarsaydı ve zenginlik içinde yaşasaydık.























