
Bugüne kadar, Türk siyasal yaşamında Kürtlüğe referansla siyaset yapan birçok parti kuruldu. Halen de varlığını sürdüren birçok parti bulunuyor. Ancak bu partilerin hiçbirisi, tabandan destek bulma anlamında, bugün DTP ile temsil edilen siyasal gelenek kadar etkili olamadı.
DTP'nin selefi olan Kürt siyasal hareketinin temsilcileri, devletin Kürt politikasını etkilemek amacıyla, 1990'dan başlayarak, legal siyasal zemini ve seçime dayalı "temsil siyaseti"ni kullanmayı denediler. Bu tercih, harekete yeni mevziler ve fırsatlar kazandırarak, Kürt siyasetinin gelişiminde yeni bir dönemeci teşkil etti. Kürt sorunu ekseninde siyaset yapmak üzere yola çıkan Kürt legal siyasal oluşumunun (KLSO) varlık meşruiyeti, "dağ dışında bir alternatif yaratmak"tı. 20 yılı bulan serüveninde, zaman zaman bu misyonu gerçekleştireceği konusunda umut oluştursa da, son tahlilde bunu başaramadığı ortadadır. Bu sonucun ortaya çıkmasının kendisinden kaynaklanan gerekçeleri olduğu gibi, yolculuğunun hemen her anında, devletin ve PKK'nın baskısını üzerinde hissetmesinin de etkisi vardır.
12 Eylül rejiminden bu yana devletin Kürt sorununa bakışı, başkaldırıyı bastırmaya endeksli bir asayiş mantığına dayanmıştır. PKK'nın varlığı da bu mantığa gerekçe sağlamıştır. Bu çerçevede, 1990 yılında legal zemini kullanmaya başlayan KLSO'nun yarattığı yeni imkânlar kullanılmamıştır. Devlet, ezberini bozmaktansa, KLSO'yu PKK'nın sivil-siyasal kanadı olarak damgalayarak terörle eşitlemiştir. Partileri kapatarak, parti üyelerini gözaltına alarak ve tutuklayarak, parti faaliyetlerini engelleyerek ve yöneticiler hakkında soruşturma açarak KLSO'yu sürekli baskı altında tutmuştur. Böylece, KLSO bünyesindeki partilere uygulanan baskı, hem hareket etrafında bir kenetlenme oluşturmuş hem de hareketin içinde tartışma ve arayış imkânlarını ortadan kaldırmıştır.
Öte yandan, PKK da KLSO'yu bir imkân olarak görmemiştir. Kuruluş gerekçesini oluşturan 'dağ dışında bir alternatif oluşturma' ihtimalini, kendi varlığına bir tehdit olarak algılamış ve hareketi kontrolü altına almaya çalışmıştır. Bu bağlamda, partilerin kuruluşunda hâkim olan ülke ve örgüt konjonktürüne göre, tarzı ve oranı farklılık gösterse de, görünür ve görünmez enstrümanlar aracılığıyla PKK, her zaman KLSO'yu kontrolü altında tutmuştur. Sonuç olarak, devlet ve PKK'nın çifte baskısı KLSO bünyesindeki aktörlerin edilgenliğiyle birleşince, bu süreçten bağımsız bir hareket, kadro, liderlik ve strateji ortaya çıkmamıştır.
Seçim performansı ve etki alanı
KLSO'nun en yüksek oy aldığı seçim 3 Kasım 2002 seçimleri oldu. Türkiye genelindeki oy oranının % 6,14'e, aldığı toplam oyun da 1.933.680'e çıktığı bu seçim ile KLSO'nun oy sınırlarının belirlendiği söylenebilir. 1990'ların OHAL'li yıllarında, güvenlikçi perspektifin asayiş eksenli baskı politikaları altında oylarını artıran KLSO'nun bundan sonraki seçimlerde oy oranı gittikçe azaldı. Kaderini Kürt sorunundaki gelişmelere bağlayan KLSO, Kürt sorununa yönelik siyasetten etkilendi. İlk düşüş, Türkiye genelinde 1,6 milyon civarında oy alınan 28 Mart 2004 yerel seçimlerinde yaşandı. Bu seçimde, 1999 yerel seçimlerinde kazanılan yedi il belediye başkanlıklarının dördünü (Siirt, Bingöl, Ağrı ve Van) AK Parti'ye kaptıran DEHAP, Diyarbakır, Batman ve Hakkâri illerini elinde tutarken, Şırnak ve Tunceli'nin de belediye başkanlıklarını alarak 5'i il olmak üzere toplam 64 belediye başkanlığını kazandı. Düşüş 22 Temmuz 2008 seçimlerinde de devam etti. DTP, 22 Temmuz seçimlerinde KLSO'nun seçim tarihindeki en düşük oy oranı olan % 4'e gerileyerek, 22 milletvekili çıkarabildi. DTP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde birinci olduğu illerden Ağrı ve Kars'ta ve ikinci olduğu illerden Bingöl ve Erzurum'da 22 Temmuz seçimlerinde hiçbir milletvekili kazanamazken, milletvekili çıkarmayı başardığı Batman, Bitlis, Diyarbakır, Mardin ve Van'da oylarını düşürdü. Buna karşın, Hakkâri, Iğdır, Muş, Şanlıurfa, Şırnak ve Tunceli'de oylarını artırdı.
Kürt sorunu ekseninde siyaset yapma tekelini 1990'dan beri elinde tutan KLSO'nun oylarını belli bir düzeyin üzerine çıkaramaması ve 2002'den bu yana sürekli düşürerek dar sınırlara hapsetmesinin birçok nedeni bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında, KLSO'nun Kürtlerin çoğunluğunun desteğini arkasına alacak kucaklayıcı bir dil geliştirememesi gelmektedir. Siyaset yaptığı zeminde hâkim olan gelenek, din, aşiret vb. unsurları karşısına alarak dönüştürücü misyonla faaliyet gösteren KLSO, nüfuz alanını Kürt sorunundan dolayı mağdur olan kesimlerin çevrelediği sahanın dışına çıkaramamıştır.
1999 yılında Abdullah Öcalan'ın yakalanması, devletin Kürt sorununa yönelik stratejisinde değişikliğe yol açtı. Öcalan'ın PKK'yı ülke dışına çıkarması ve ateşkes sağlamasıyla, güvenlik perspektifi mevzi kaybetti ve OHAL kaldırıldı. 2002 yılında AK Parti'nin iktidara gelmesiyle hızlanan AB süreci, ülke genelindeki demokratikleşmeye paralel olarak Kürt sorununda çözüm arayışına da demokratik bir ivme kazandırdı. Gerçekleştirilen reformlarla Kürt sorununu besleyen ekonomik, kültürel ve siyasal unsurların normalleşmeye başlaması sorunun dinamiklerini de değiştirdi. Devletin strateji değişikliğiyle eşzamanlı olarak Doğu ve Güneydoğu'da değişen siyasal ve sosyolojik dinamikleri hesaba katarak yeni bir strateji belirlemesi gereken KLSO, buna karşın geleneksel tutumunu muhafaza etti. Dolayısıyla, 1990'ların başında Kürt sorununun çözüme kavuşturulması yolunda legal siyasi düzleme geçilmesi, PKK ile mücadeleye kilitlenmiş devletin ezberini nasıl bozduysa, AK Parti iktidarındaki uygulamalar ve AB sürecindeki reformlar ile bu dönemde yaşanan normalleşme de, kendisini asayişe endeksli güvenlik perspektifine göre konumlandıran KLSO'nun ezberini bozdu. Legal siyaset açılımını toplumun devletle barışması için bir imkân olarak kullanmaktan aciz, baskıyı artıran 1990'ların başındaki devletin yerini, 2000'lerde siyasal alanın normalleşmesini devletin toplumla barışması için bir imkân olarak değerlendirmekten aciz, gerilimden medet uman KLSO aldı.
AK Parti'nin her seçimde oylarını katlaması karşısında DTP, üslubunu sertleştirdi ve bir siyasal partinin tevessül etmemesi gereken metotlara başvurmaya başladı. PKK'nın arkasına saklanarak, PKK'nın şiddet üretme kabiliyetini öne sürerek, alternatif yerel siyasal aktörleri sindirdi. Kendi eliyle gerçekleştirilmeyen her türlü hak teminini 'siyasi koruculuk' olarak damgalayarak mahkûm etmekle kalmadı, kendisine biat etmeyen her aktörü hain ve işbirlikçi olarak ilan etti.. DTP, siyasal anlamda kendisi ile rekabet etme gücüne sahip tek parti olan AK Parti ile demokratik teamüllere uygun bir şekilde yarışmak yerine, Başbakan'ı şehirlere sokmamaya çalışmak, çocuk yaştaki gençlerin öne sürüldüğü protesto gösterileri düzenlenmek şeklinde bir siyaset tarzı benimsedi. DTP'nin son zamanlarda siyasal parti faaliyetleri içine yerleştirilemeyecek boyutta şiddet öğeleri içeren bu politikalara yönelmesinin ardında, her seçimde oylarını artıran AK Parti karşısında, Kürt sorunundaki aktörlük pozisyonunu kaybetme endişesi yatmaktadır. DTP'nin 22 Temmuz sonrası stratejisini belirleyen bir diğer etken, devletin Kürt sorununu çözme yöntemiyle ilişkilidir. Sorunun siyasal niteliğini reddederek kültürel açılımlarla gerilimi düşürmeyi amaçlayan devlet, PKK ile ilişkisini öne sürerek DTP'yi muhatap almamaktadır. Böylece devlet, DTP'nin beslendiği hak taleplerini, kendisini muhatap almadan karşılayarak DTP'yi etkisizleştirmeyi tasarlamaktadır. Buna karşın DTP, Kürtlerin tek meşru temsilcisi olduğunu iddia ederek Kürt sorunu üzerinde bir tekel kurmak istemekte ve Kürtlerin talepleriyle kendi çıkarlarını özdeşleştirerek Kürt sorununun geleceğini kendi kaderine endekslemeye çalışmaktadır.
Sonuçta, KLSO kendi iradesiyle veya zorunlu olarak kendisini imkânsız ve sıfır-toplamlı bir siyasete mahkûm etmektedir. Bugün Kürt sorununun normalleşmesi yönünde fikir üreten ve karar alan aktörlerin, en fazla odaklanmaları gereken konu, bağımsız bir Kürt siyasetinin oluşmaması nedeniyle tıkanan süreci açmanın imkânlarını bulmaya çalışmaktır.
Kürt siyasetinin geleceği ve DTP
2002 sonrası siyasal iklim, KLSO'yu PKK'ya mecbur bırakmayacak bir yöne girmiş durumdadır. Bugünkü siyasal ve sosyolojik dinamikler göz önüne alındığında PKK ile birliktelik, hem KLSO'nun kendi varlığı hem de Kürt sorununun geleceği için bir bedel doğurmaktadır. DTP, Türkiye siyasetinde bir etkinliğe kavuşmak istiyorsa, öncelikle kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak ve genel siyasal faaliyetin başarı ölçütlerine kendisini uyduracak bir yeniden yapılanmaya gitmek zorundadır. Öte yandan KLSO'nun PKK'dan bağımsızlaşması, hareketin güçlenmesi için tek başına yeterli değildir. Bunun için, Kürtlerin ortalama sosyolojisine hitap eden yeni bir yapılanmayla temsil ilişkisinin yeniden kurgulanması gerekir. Kuruluşundan bu yana KLSO bünyesindeki kadrolar, her geçen gün, ortalama Kürt sosyolojisinden uzaklaşan bir yapı arz etmektedirler. Mevcut kadrolar, zihinsel formasyonları, ideolojik tutumları ve din ve gelenek bazında toplumdaki karşılıkları itibarıyla Kürt toplumunun çoğunluğuna hitap eden bir niteliğe sahip değildirler. Bu nedenle, KLSO, tabandaki eğilimleri dikkate alan bir kadro yenilenmesine gitmek zorundadır. PKK'dan bağımsızlaşmak ve kadrolarını yeniden yapılandırmak, KLSO'nun dayandığı kitleyle ilişkilerini sahici temeller üzerinde yeniden inşa etmesini sağlayacaktır. KLSO kendi içinde böyle bir yapılanmayı gerçekleştirmediği sürece, ne kendisini güçlü parti olarak muhafaza etmeyi başarabilecek ne de Kürtlerin ve Kürt sorununun geleceğine olumlu katkılar sunabilecektir.
KLSO'nun iç tartışmasını demokrasiden yana bir tutumla sonuçlandırmasında, Türkiye siyasetini yönlendiren çevrelerin de DTP'ye yönelik tutumlarını değiştirmeleri gerekir. KLSO'ya karşı izlenen politikanın tarihi, bugüne kadar baskı, dışlama, sindirme vb. yöntemlerin, bu geleneği demokratik kanallara yaklaştırmaktan öte uzaklaştırmaya, Türkiye siyasetiyle entegrasyondan öte ondan ayrıştırmaya yol açtığını ortaya koymaktadır. Bu baskıların tetiklediği beka psikolojisi, taban arasında ideolojik bir kenetlenme oluşturarak, tartışma zeminini de ortadan kaldırmaktadır. Böylece, partinin söyleminde, normal durumlarda mümkün olabilecek ideolojik kaymalar imkânsız hale gelmektedir. Bu çerçevede, siyasal parti ve kurumların DTP'yi "doğru" tercih yapana kadar dışlamayı öngören tutumları, "doğru" tercih yapma imkânını ortadan kaldıran bir işlev görmektedir. Bu süreç boyunca, başta DTP'yi kapatmak olmak üzere, parti içindeki tartışmayı engelleyecek dış müdahalelerden kaçınmak gerekir. Bu çerçevede, Türk siyasetinin DTP'ye yönelik beklentilerini karşılayacak doğru söylem, tercihe zorlama stratejisinden bir an önce vazgeçip, DTP'yi rasyonel gerekçelerle ikna edecek ve DTP'li olmayı, bir bedeli göze almanın dışına çıkararak sıradanlaştıracak bir politik kültürü ikame etmekten geçebilir.
Hatem Ete/SETA























