
Kıbrıs Seçimleri: Kıbrıs Şerit Değiştirdi
13 Ocak 2004'ten bu yana Kıbrıs Siyaseti'nin merkezinde yer alan Mehmet Ali Talat'ın hükümranlık dönemi, 18 Nisan 2010 tarihinde gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimleri ile sona erdi. Bir kesim tarafından Rum kesimine çok fazla taviz verdiği için eleştirilen, diğer bir kesim tarafından da Kıbrıs'ta barış için iktidarda kalması gerektiği öne sürülen Mehmet Ali Talat, AB Makamları'ndan ve ABD'den gelen destek açıklamalarına rağmen 6 yıllık yıpranma payının da etkisiyle iktidarı kaybetti. Son zamanlarda Ankara desteğini de yitirdiği söylenen Talat'ın barış yönünde yaptığı girişimlerin başarısız olması ve Annan Planı'nda verilen büyük tavize rağmen Kıbrıs Türkleri'nin statüsünde bir değişiklik olmaması gibi faktörler nedeniyle iktidarını kaybettiği söylenebilir.
Siyasi yelpazenin solunda yer alan ve 'barış getireceği' söylemleri ile 2004'te iktidara gelen Mehmet Ali Talat, ilk dönemde Kıbrıs Halkı'nın gözünde adeta bir kahraman rolüne bürünmüştü. Öyle ki, Kıbrıs Türkü'nün gözünde her zaman bir efsane olan Rauf Denktaş aleyhinde bir kampanyanın doğmasına bile neden olabilmişti. Bu dönemde Türkiye'nin AB Üyelik Süreci'ne çok büyük önem vermesi ve Güney Kıbrıs'ın AB üyesi olacak olması gibi nedenlerle Kıbrıs Sorunu'na çabucak çözüm bulunması gibi bir istek ortaya çıkmıştı. İşte, Talat'ın iktidara gelmesi ve Annan Planı'nın referanduma sunulması gibi eylemlerin arkasında bu sebepler yatmaktadır. Mehmet Ali Talat, uzun yıllardır siyasetin içerisinde bulunan bir isim olmasına ve eskiden beri aynı görüşleri dillendiren bir siyasetçi olmasına rağmen koşulların uygun olmaması nedeniyle iktidara gelememişti. 2003 yılından itibaren hem Türkiye'nin dış politika tercihlerinde yaşanan değişim hem de Kıbrıs Rum Kesimi'nin 2004'te AB üyesi olacak olması ve AB'nin bu sorunu birlik içerisine taşımak istememesi gibi nedenlerle, BM Genel Sekreteri'nin meşruiyetini de kullanarak bir plan ortaya atıldı. Fakat, referandum sonucunda Rumların 'hayır' demesi ile Mehmet Ali Talat'ın arkasındaki destek de azalmaya başladı.
Yine de, 2004 yılından bugüne kadar Kıbrıs'ta Talat'ın siyasal arenaya en çok etki eden isim olduğu söylenebilir. Devlet Başkanlığı koltuğuna oturduktan sonra daha sorumlu bir çizgi izlemeye başlayan ve gerçekleri daha net görebilen Talat, birçok noktada Rauf Denktaş ile aynı çizgiye gelmiştir. Fakat, barışı getiren lider olma tutkusu ve Ankara'nın kerhen de olsa desteğine sahip olması gibi nedenlerle zaman zaman aşırı tavizkar bir tutum izlemiş ve geniş çapta tepkiye yol açmıştır. Nitekim, son 1 yıldır Rum mevkidaşı Dimitris Hristofyas ile sürdürdüğü müzakereler esnasında da kantarın topuzunu kaçırdığı ve Kıbrıs Türkü'nün geleceğini tehlikeye attığı durumlar da yaşanmıştır. Mehmet Ali Talat, Annan Planı'nın Rumlar tarafından reddedilmesinden sonra Avrupa Birliği'nden Kıbrıs Türklerine akacağını açıkladığı mali yardımları göremeden ve Kuzey Kıbrıs'a uygulanan izolasyonların kaldırılmasını sağlayamadan devlet başkanlığı koltuğunu kaybetmiştir. Kanımca, Talat Batı'ya çok fazla güvenmiş ve AB Makamları'nın iki yüzlü tavırlarını çözememiştir. Başarısızlığının gerisindeki en önemli sebebini, AB'nin basiretsiz politikaları ve Rumların gerçekten çözüm istediği yönündeki yanılgısı oluşturmaktadır.
İşte, bu ortam içerisinde gerçekleştirilen 18 Nisan 2010 Seçimleri sonrasında, geçtiğimiz yıl genel seçimlerden galip çıkarak iktidara gelmiş olan UBP'nin lideri Derviş Eroğlu, %50,38 oranında oy alarak en fazla oyu alan aday olmuş ve %43'e yakın bir oy oranına ulaşmış olan Mehmet Ali Talat'ı geçerek devlet başkanlığı koltuğuna oturmaya hak kazanmıştır. Derviş Eroğlu, önümüzdeki günlerde başbakanlık koltuğunu UBP'li bir arkadaşına devrederek devlet başkanlığı koltuğuna oturacak ve Hristofyas ile müzakerelere başlayacaktır. Bilindiği gibi, UBP ve lideri Derviş Eroğlu, uzun yıllardır Kıbrıs Siyaseti'nin içerisinde bulunan ve ulusalcı görüşlere sahip bir politikacıdır. Birçok kez başbakanlık ve devlet bakanlığı yapmış olan Eroğlu, devlet başkanlığı koltuğuna oturması yadırganmayacak bir isimdir.
Peki, bundan sonra ne olacak? Açıkçası, Derviş Eroğlu'nun 'masadan ilk kalkan ben olmam' açıklamasına rağmen Hristofyas ile birlikte yürüttükleri müzakerelerin başarıya ulaşma şansı kalmamıştır. Bu müzakerelerin başarıya ulaşma şansı zaten yok denecek kadar azken, bundan sonra hiç mümkün değildir. Çünkü, Eroğlu gibi bir politikacı birçok noktada taviz vermeyi içeren bir antlaşmayı asla kabul etmez. Zaten, onun seçilmiş olması Kıbrıs Türkü'nün 2004'te yaşadığı hayalkırıklığını bir daha yaşamamayı ve boş ümitlere kanmamayı öğrendiğini göstermektedir. Kıbrıslılar, seçim öncesi AB Makamları'ndan yapılan ve Talat'ın seçimleri kazanmasını sağlamak hedefini güden açıklamalara kanmamışlar ve seçimlerini özgürce yapmışlardır. Zaten, kamuoyu araştırmaları da Kıbrıs Türkü'nün çözüme olan inançsızlığını net bir biçimde ortaya koymaktaydı. Derviş Eroğlu'nun seçimi kazanacağı daha aylar öncesinden belliydi.
Rum lider Dimitris Hristofyas, Derviş Eroğlu ile gerçekleştireceği müzakerelerde, Eroğlu'nun asla kabul edemeyeceği istekleri öne sürerek, Eroğlu'nun ve onun üzerinden Türklerin sabrını sınayacağı ortadadır. İşler, içinden çıkılmaz hale gelirse Eroğlu'nun masadan kalkması da söz konusu olabilir ki, bu Hristofyas'ın ve Rumların işine gelecektir. Zira, böylece AB'ye ve dünya kamuoyuna Türklerin uzlaşmaz olduğu izlenimini verebilecektir.
Bilindiği gibi Türkiye, son yıllarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmi olarak tanınmasını hedefleyen politikasından vazgeçmiş ve iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon çözümüne yönelmişti. Zaten, Talat'ın iktidara gelmesi de bu düşüncenin bir ürünüydü. Şimdi, bağımsızlık yanlısı Derviş Eroğlu'nun iktidara gelmesi ve seçim sürecinde Türkiye'nin tarafsız bir tutum izlemesi, Türkiye'nin dış politikasında bir değişikliğe işaret ediyor olabilir. Bu değişiklik de, Kuzey Kıbrıs'ın bağımsızlığının tanıtılması girişimi olacaktır. Türkiye'nin, Abhazya ve Güney Osetya'nın dahi bağımsız bir devlet olarak tanıtılmaya çalışıldığı bir konjonktürde yıllardır ayrı bir devlet olarak var olan Kuzey Kıbrıs'ı uluslararası camiada bağımsız bir devlet olarak tanıtmaya çalışmasından daha doğal bir durum olamaz.
Türkiye'nin son dönemde AB ile arasının açık olması ve müzakere sürecinin aşılamaz engellerle karşılaşması, Rum vetosu da eklendiği zaman Kıbrıs konusunda bir şerit değişikliğini beraberinde getirebilir. Ortadoğu ve Rusya yönünde yaşanan açılımlar, Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanıyacak yeni partnerler bulmasını sağlayabilir. Rusya, bu konuda önemli bir partner olabilirdi, ancak gerek Rusların Rumlarla olan samimiyeti, gerekse de Türkiye'nin Abhazya ve Güney Osetya konusunda Gürcistan'a verdiği destek bunu mümkün kılmamaktadır. Fakat, Ortadoğu'dan Kuzey Kıbrıs'ın bağımsızlığı konusunda destek alınması mümkün olabilir. Ancak, bu desteğin sağlanmasının çok zor ve meşakkatli bir sürece işaret ettiği de ortadadır.
Kanımca, Türkiye artık sonuçsuz kalacağı belli olan Kıbrıs Müzakereleri'nden çok, Kıbrıs'ı tanıtma politikasına yönelmelidir. Zira, müzakere sürecinde başarılı olabilmek için eşit şartlarda yarışmak gerekir. Rumlar, uluslararası tanınırlığa ve desteğe sahipken, iyi niyetli girişimlerle de olsa müzakere masasından kazançlı çıkabilmek mümkün görünmemektedir.
Görktürt TÜYSÜZOĞLU
Türkiye devletin ne olduğundan bihaber çömez politikacılar yüzünden Kıbrısta en az 50 yıl kaybetti.
Eğer ki 1959/60 statükosunu kurtarabilirsek ne ala...
Not: Unuttuğunuz bir şey var: Kıbrıs Türkiye'nin turnusoluydu, bunu görememeniz şaşırtıcı...























