
İSTANBUL TUFANI VE DEMOKRATİK AÇILIM
“ Tarih değil, hatalar tekerrür eder.”
Sultan Abdülhamit
Yağmur özünde bereket ve bolluğun simgesi. İnsan iradesinin dışında bir lütuf. İnsanın yüzüne tebessüm ve gönlüne şükran hissini veren rahmet. Çorak topraklara susayan dudaklara can, hayat. Türlü türlü nebatatın yetişmesi için toprağın en büyük yardımcısı. Dünya üzerinde her toprak parçasının olduğu gibi Anadolu'nun da ihtiyacı ve beklentisi. Fakat, her şeyin kararında güzel olması gibi fazlası felaket, göz yaşı ve hüzün. Toprağın taşıyamayacağı kadarı zarar, ziyan ve yıkım.
İstanbul'da son günlerde yaşanan içler acısı manzaranın sebebi yağmurdu. İnsanların yüzlerini güldürmesi gereken hayat kaynağı birçok can aldı ve çocukları annesiz, sokakları virane ve çaresiz bıraktı. Önüne gelen her şeyi bir hışımla yıktı, ağaçları yerinden söktü, insanların onca yıllık emeklerini götürüp denize döktü. Mesaisini depreme hazırlık için harcayan İstanbulluları hazırlıksız yakaladı ve yakaladığı yerden insanı dehşete düşüren görüntüler eşliğinde yıkımını yaptı. İstanbul'un üzerinden bir tufan oldu geçti.
Bu tufan, İstanbul'un her sel felaketinde gündeme gelen Alibeyköy'e uğramadan geçti. Halbuki, toprak aynı topraktı şartlar aynı şartlardı. Fakat bir tek fark vardı. İnsanlar, Alibeyköy'ün durumunu daha önce kavramış, tarihteki hatalardan ders almış ve burada gerekli önlemleri almışlardı. Alibeyköy'de bir düzen vardı. İstanbul Küçük Çekmece'ye tufan olan yıkım olan yağmur, anlaşılan Alibeyköy'de bu sefer rahmet olarak kaldı ve insanların gözlerinde silinmeyen acılar bırakmadı. Yani, tarih Alibeyköy'de tekerrür etmedi.
Gelelim son günlerde Türkiye'nin gündemini belirleyen demokratik açılıma. Ülkemizin bereketinin bolluğunun en önemli göstergelerinden biri kültürel zenginliği. Asırlar boyu iki büyük cihan imparatorluğu da dahil birçok medeniyete beşiklik eden bu coğrafyada farklı kültürler, farklı dinler ve farklı diller hep vardı. Kısacası farklılıklar, bizim irademizin dışında tarihimizden bize kalan miras. Dünyanın hemen her coğrafyasında olandan belki biraz daha fazlasıyla sahip olduğumuz kültürel zenginliğimiz. Hayata renk ve çeşit katan onu tekdüzelikten kurtaran yağmur gibi bir yardımcı.
Yüzyıllar boyu Anadolu, bu kadar kültürü kaldırabildi hepsine yurt ve vatan oldu. Osmanlı, ki Türk-İslam medeniyetinin bir ürünü, tüm bu kültürel zenginliklere sahip çıkarak güçlü oldu. Herkese hak ettiğini verdi. Hiçbir kültürü yok saymadı, asimile etmeye ve ortadan kaldırmaya çalışmadı. Eğitimine, diline ve dinine karışmadı ve adaleti tesis etmeye çalıştı. Fakat, devlet olmanın da hakkını verdi. Kültürel zenginliğin bir tufan olup akmasını, önüne gelen her şeyi yıkmasını ve milleti birbirine düşürecek nifak tohumu olmasını önleyebildiği müddetçe de tarih sahnesinde rol aldı. Farklılıkları yaşatırken bütüne, onları bir arada tutan değerlere de aynı oranda dikkat etti.
Konuya en güzel örneklerden biri Osmanlı eğitim sisteminden verilebilir. Osmanlı'da devlet adamlarını yetiştiren Enderun Mektebi, ecnebi ve Müslüman tebaadan devşirilen ve bir dizi elemeden geçen en zeki çocukların yetiştirildiği ve günümüz standartlarını daha o günlerden yakalayan bir eğitim kurumuydu. Amerikalı Lewis Terman'ın (Stanford-Binet adlı zekâ testini bulan kişi) ifade ettiği şu gerçek bunun kanıtlarından biridir: “Zekâ seviyesini ölçmek için ilk defa test yönetimi, Osmanlılarda Enderun mektebine seçilen öğrenciler için uygulanmıştır”. Bu mektepte askerlik, siyaset ve teknik konular uygulamalı okutulur ve öğrenciler her bakımdan Türkçeyi çok iyi kullanırlardı (Deri [web], 2009):
“Enderun Mektebi'nde verilen eğitiminin temel özelliği İslam ve Osmanlı kimliğinin ve kültürünün öğretilip benimsetilmesiydi. Zira Osmanlı Devleti, bir İslam Devletidir, Devletin sahibi ise Osmanlı Hanedanı'dır. Bu durum, gayet tabidir. Osmanlı dünya görüşünü kuranlar, yani Osmanlı düşünürleri ve bilim adamları, devletin dini ve etnik açıdan farklı toplulukları barındırdığının şuuruyla, devlet idaresini ırk temeli üzerine bina etmemeyi yeğlemişler, çeşitli din ve milletlerden devşirilen, padişaha ve devlete sadık bir yönetici sınıfı oluşturmuşlardı. Farklı coğrafya ve kültürlerden gelen bu gençler Türk-Müslüman kültürüyle yoğruluyor, İslam-Osmanlı devlet ve dünya görüşünü ediniyor ve bu düşüncenin muhafızlığını ve bayraktarlığını yapıyorlardı. Asli müesseselerin bozulmadan korunduğu klasik dönemde Enderun halkı ve Enderun'dan yetişenler bu anlayışı yenileyerek ve canlı tutarak sürdürebilmişlerdir. Bu sayede devlet, bütün kurumlarıyla misyonunu lâyıkıyla yerine getirebilmiş, böylece cihan devleti olmayı başarabilmiştir.”
Sonuç olarak, günümüz ihtiyaçlarını karşılarken geçmişin bize ne anlattığına kulak vermeli, Alibeyköy başarısını demokratik açılımda milletçe yinelemeliyiz. İnsanımızın temel hak ve hürriyetlerini, kimliklerini yok saymamalı ve devletin milletin hizmetçisi olması gerektiğini hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız. Fakat, farklılıkların hakkını vermenin yanısıra devlet olmanın hakkını yerine getirmediğinizde, bu coğrafyada düzeni sağlayacak güçlü bir iradeyi ortaya koyamadığınızda, sel için gerekli ıslahı yapmadığınızda, devletin temel direklerini sağlamlaştırmadıkça bu zenginlik tufan olur yıkar, hüzün olur bağırları yakar. Nihayetinde, devlet milletinin hizmetçisi olmalı fakat millet de hizmetçisinin varlığını gözetmelidir. Evet, tarih yine tekerrür etsin fakat hataları ile değil o muhteşem başarıları ile.
Ender YILMAZ
Kaynaklar:
- DERİ, Mehmet. “Enderun Mektepleri”, 10 Eylül 2009, <http://www.kalemguzeli.net/enderun-mektepleri.html>.























