
1- GİRİŞ
20. Y.Y.'da İngiltere'de laiklik süreci üzerinde çalışmaya başlamadan önce birkaç konu üzerine söylenmesi gereken genel sözler olması yadsınamaz. Konu üzerine yapılacak değerlendirmelerde sınırları ve çerçeveyi çizmede yardımcı olacak bu genel konular laiklik, küreselleşme, düşünce özgürlüğü ve sınırları, değişim ve değişime direnç hususlarında olacaktır.
2-GENEL TANIMLAR
i-Laiklik Üzerine
Bilim adamları, teknik ve sanayi alanında ilerlemenin insanın kendi kendisini ve bilimsel ve teknolojik tüm başarılarıyla birlikte kitaplarını, bildiklerini ve medeniyetini hem de hiçbir iz bırakmadan yok edeceğini tahmin etmektedir. Bu kötümser yaklaşıma rağmen saf ilim her devirde, insanın elde ettiği bütün zenginliklerin ve tabiat oluşumları (fenomenleri) üzerindeki bütün gerçek fetihlerinin kaynağı olmuştur. (Carrel, A.1980) Bilimsel olma toplumsal düzeni bilimsel esaslar ve veriler üzerine kurmak olarak tanımlanırken, Sekülerizm; Dünyevileşmek, dini ve uhrevi olanı dünyanın şartlarına mal etmek, din ve ahiret anlayışını yıkmak, İlahi olanı tanımamak, her şeyin dünyada başlayıp, dünyada bittiğini kanıtlamak iddiasındadır. Batılı düşünürler, bilimi ve bilim adamlarını yaratıcı olarak kabul eder. İslam ise bilimi Yaratıcıya götüren bir yol ve yöntem; ilim adamını da Yaratıcıyı en çok tanıyan olarak görür. (Bulaç, A.1994,) Bu yaklaşım farklılığı Sekülarizm, laiklik ve din terimlerinin tanımlamasında ve araştırılmasında kendini fazlaca hissettirir. Örneğin Toktamış ATEŞ laiklikle sekülarizm aynı şey mi? sorusunu sormaktan kendini alamadığı gibi, seküler devleti kendini din kurallarının dışında sayan devlet olarak tanımlamaktadır. (Ateş, T.,1994) Niyazi BERKES Secularizm kavramını tam olarak çağdaşlaşma diye tanımlar. (Berkes, N.,2004) Laiklik kavramının eski Yunancadaki “Laikos” kavramından geldiği ve “din adamı olmayan insanları nitelendirdiği” ve aslının da “halk” anlamına gelen “Laos” sözcüğünden türetildiği, Latinceye “Laicus” olarak geçen bu sözcüğün Türkçe'ye de Fransızca üzerinden geçtiği bilinmektedir.
Anlam olarak dinsel olmayan, dine ait olamayan, din dışı unsurlara ait alandır. Osmanlıca'da “la-dini” (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. (Tanrısız değil) (Altındal, A., 1986)
Laisizim ve seküralizm kavramı sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır. Laiklik kavramının ortaya çıkışı farklı zamanlara dayandırılmaktadırlar. “Din ve Devletin (Kralın) ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunan “sekülarizm” den ayrı olarak “laiklik”, dinin kesin olarak devletin denetimi altında olması gerektiğini savunur.” (Altındal, A., 1986)
Konumuz bu tartışmalara uzun uzadıya girmeyi engellediğinden, laikliğin,egemenliğin kaynağı ile ilgili bir kavram olduğu ve teokratik devlet felsefesine saldıran burjuvazinin ideolojisi olduğu hususunu belirtmekle yetinelim. (Ateş, T.,1994) Batının bir kesiminde Laicisme eş anlamlı olarak kullanılan secularizm sözcüğü Protestanlığın yaygın olduğu İngilizce ve Almanca'da kullanılan dillerdeki halini Grekçe'den değil, Latinceden almıştır ve saeculum “çağ” anlamına gelmektedir. (Berkes, N., 2004) Bu arada Bilimsel Toplum ise ; pozitivizmi bir inanç ve felsefe olarak kabullenmiş toplum demektir.
İki büyük Dünya savaşını gören 20 YY, başında Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının yerlerini ulusal devletlere bırakması, ortasında üstüne güneş batmayan ülke diye anılan Büyük Britanya'nın tahtını ABD'ye bırakması ve sonunda ise SSCB'nin bir ideoloji ile birlikte tarih sahnesinden çekilmesi gibi siyasal olayları yaşaması ve çok önemli ekonomik paradigmalar geçirmesi sonucu 1970'li yıllarda ekonomik olarak, 1990'lı yıllarda da siyasal olarak Globalleşmeye başlamıştır. Klasik üretim faktörleri olan emek-sermaye-hammaddeler sıralamasına teknolojik gelişim 20. YY ile birlikte enerji faktörünü de dahil etmiştir. İkinci Dünya savaşından sonra Avrupa ülkelerini bir araya getiren ve bu günkü Avrupa Topluluğunun çekirdeğini teşkil eden Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun (1951) kuruluşundaki temel neden de kömür ve çelik üretimindeki çıkarların birleştirilmesi idi. (İşcan, İ.H, 2002,) 1929 bunalımı, 1960'lardaki otomotiv sanayii ve ekonomik patlama 1974 ve 1979 petrol krizleri, Refah Devleti Siyasaları ve HAYEK'çi yaklaşımlar ardından Üçüncü Yol arayışları birer siyasal ve ekonomik paradigma olarak bu yüzyılda kendini göstermiştir.
ii-Küreselleşme Üzerine
Kapitalist Batı Toplumu içinde yaşadığı onlarca krize rağmen, Liberal Temsili Demokrasi ve Serbest Piyasa Ekonomisi, 20. Yüzyılın son 10 yılı içinde kapitalizmin ve temsili demokrasinin en büyük rakibi ve karşıtı olan sistem, sosyalizmin çökmesi ile, (Şaylan, G.,2003) kapitalizm tekrar, 19. Yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi alternatifsiz bir sistem konumuna gelmiştir. (Şaylan, G.,2002) Bu da, bugünün en etkin siyasal ideolojilerinden biri olan yeni sağın demokrasi anlayışındaki “Pazar mekanizmasına minimum kamusal müdahale” anlayışının (Şaylan, G.,1998) tüm Dünya da yaygınlaşması ile ortaya çıkan Küreselleşme gerçeğine neden olmuştur. Dünyanın küçük bir Köy gibi algılanmasına neden olan Küreselleşme aslında Dünyanın bir Küçük Pazar olmasından başka bir şey olmayıp, Onu küçük yapan da Piyasa Ekonomisi Kurallarının neredeyse yer kürenin tamamında bir şekilde uygulanmasından başka bir şey değildir. Globalizm diye de adlandırılan Küreselleşmeyle son tahlilde;
-Mal ve Hizmetlerin Serbest Dolaşımı,
-Sermayenin Serbest Dolaşımı,
-Kişilerin Serbest Dolaşımı amaçlanmaktadır.
Bu sürecin oluşmasında, İkinci Dünya savaşı ertesinde yoğun sermaye birikimi ve tekelci düzenlemeye dayalı uluslararası işbölümünün ve düzenin yetmişli yıllardaki krizle birlikte ciddi bir sarsıntı geçirdiği ve Merkez ülkelerinin seksenli yıllarda toparlanamadığı bu gün iyi bilinen bir olgudur.Krizden çıkışın gerçekleşmemesi ve krize karşı uygulanan geleneksel Keynesgil reçetelerin başarısızlığı, düşünce planında güçlenmeye başlayan yeni liberal düşüncenin . seksenli yıllarla birlikte USA'da Reagan. UK'de de Thatcher'ın yönetime gelmeleriyle birlikte, iktisat ve sosyal politika bağlamında uygulamaya konulmasını olanaklı kılması birincil rol almıştır.(Sönmez, S.,1988) “Her yerde, her koşulda devlete karşı insana ayrıcalık tanımak” olarak tanımlanan liberal ilke,(Sorman, G., 1984) . UK'de de Thatcher'ın 1979 yılında yönetime gelmesiyle birlikte, iktisat ve sosyal politika bağlamında uygulamaya konulurken Viktorya dönemi değerlerine geri dönüş yapmaya çalışıyordu. .(Sönmez, S.,1988)
iii-Düşünce Özgürlüğü Üzerine
Düşünce özgürlüğü, kişinin özgür düşünme yetisine sahip olmasının yanı sıra düşünce ve kanaatlerini serbestçe açıklayabilmesi anlamına gelir. Aynı zamanda başka düşüncelere ulaşabilme özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü de içerir. Bireysel ya da örgütlü olarak düşünce doğrultusunda davranabilme, eylemde bulunabilme bu özgürlüğün unsurlarıdır. (Aliefendioğlu,.Y.,1996)
Bir başka tanımla düşünce özgürlüğü, insanın serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte (toplantı, dernek, sendika vb) çeşitli yollarla (söz, basın, resim, sinema, tiyatro vb.) serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. (Kaboğlu,İ.Ö., 1998)
Fikir ve kanaatlere ulaşabilme olanağı kısacası bilgilenme olanağı, kanaat oluşturma ve düşüncenin temelidir. Haber, bilgi ve belgelere ulaşabilme, enformasyon hakkı olarak da nitelendirilebilir. Bu hak, kanaat oluşturma ve düşünme olanağı sağladığı için düşünce özgürlüğünün ön koşuludur. Bu özgürlük, sadece kanaatlerin açıklanmasını tehlikeye koyan her şeye karşı güvenceleri değil, farklı siyasal, felsefi ya da dinsel inançları nedeniyle bireyleri rahatsız eden ya da bunların benimsenmesini engelleyen her olumsuz etmene karşı güvenceyi gerekli kılmaktadır. Kanaatleri nedeniyle farklı olma hakkı, ne ilgiliye ek ödevler yükleyebilir, ne de onu kimi olanak ve hizmetlerden yoksun kılabilir. Kanaat farklılığının eşitlik ilkesi yönünden önemi özellikle kendini kamu hizmetlerinde gösterir. Kanaatlerinden dolayı kendisine farklı işlem yapılmamasında anlam kazanır. (Kaboğlu, İ.Ö., 1993.)
Bu özgürlüğün gerçekleşmesi, sadece yasaklamama gibi negatif bir edimle sağlanamaz. Kişinin bu özgürlükten yararlanması için eğitim, kültür, maddi olanaklar sağlama gibi devletin pozitif bir edimde bulunması gerekir. (Aliefendioğlu,.Y.,1996)
Devlet bu özgürlüğün gerçekleşmesi için öncelikle bir “enformasyon ağı” kurmakla görevlidir. Bilgilenme hakkı sadece haber ve bilgi iletme serbestliğiyle değil iletme ödeviyle gerçekleşebilir. Böylece bu özgürlüğün üç boyutu ortaya konmuş olur. Yani bilgi ve haberleri iletme, karşılıklı bilgi alışverişinde bulunma ve bilgilenme.
“Serbest bir kamuoyu oluşturmak, bütün seçeneklerin tartışılmasını sağlamak ve en geniş anlamda yönetime katılmayı gerçekleştirmek düşünce ve ifade özgürlüğünün bir uzantısıdır.” (Tezcan, D.,.Erdem, M.R, Sancaktar, O., 2002.) Kamuoyu, ancak bu şekilde çeşitli fikirlerin, değişik yorumların, çatışan tezlerin açıkça ortaya konulduğu bir ortamda gelişebilir ve olgunlaşabilir. “Denilebilir ki bütün hürriyetler sistemi, kamuoyunu meydana getiren düşünce akımlarının -pekleşmesi ve aydınlanması sürecinin- en esaslı şartını” (Kapani, M., 1981) oluşturmaktadır.
İngilterenin de bağlı olduğu Avrupa Toplulukları Adalet Divanı (ATAD)'na göre, düşünce ve anlatım özgürlüğü “demokratik bir toplumun zorunlu dayanaklarından ve herkesin ilerleme ve gelişmesinin en önde gelen koşullarından biridir.” (Bıçak, V. 2002)
iv-Düşünce Özgürlüğünün Sınırları Üzerine
Demokrasi için bu kadar önemli olan düşünceyi açıklama özgürlüğünün kesin ve tartışmasız sınırlarını belirlemek zordur. Bununla birlikte özgürlükleri yok etme özgürlüğünün olmasına izin verilmesi demokrasinin ortadan kalkmasına neden olabilir. Tali kurucu iktidara dahi bu anlamda imkan verilmemesi ve önleyici hukuki düzenlemelere yer verilmesi önemlidir.
Din, vicdan ve düşünce özgürlüğünün niteliği gereği ilk sınırı, insanın kendi iç dünyasındadır. Düşünce özgürlüğünün kişisel sınırını, kişinin gerekli bilgi ve becerilere sahip olmasıyla, görgüsü oluşturmaktadır. Düşüncenin özgürce varolabilmesi için kişinin bilgi toplaması, karşı görüşü dinlemesi gerekmektedir. Bunu yapmadan elde edilen kanılar, insanın kendi iradesiyle kendi düşünsel yetisine sınırlama getirmesine neden olmaktadır. Kişi, kendi düşüncesini, dinsel ya da kişisel kimi dogmalara ve önyargılara dayandırdığında yanılma payı da artmaktadır. (Aliefendioğlu, Y. 1996.)
Düşünme yetisindeki enginliğin önyargılarla daraltılması, insanın maddi ve manevi gelişimine engel olur. Örneğin; insan yavrusunun beyninin daha yeni oluştuğu bir dönemde, bu beyni belli bir inanca göre yönlendirmek, düşünce edinme olanağını daha ortaya çıkmadan boğmak olabilecektir. (Eroğul, C., 1995) Düşünce, bilgi edinme aynı zaman da kültürel zenginleşmenin yoludur. Kültür, kişiye, bilgi edinme yoluyla, yargılama, zevk alma ve eleştiri yetilerini geliştirme, dünyaya bakış açısını genişletme ve akli yetisini güçlendirme olanağı sağlar.
Düşünce özgürlüğünün kişisel sınırlılıklarının yanı sıra toplumsal sınırlılıkları da vardır. Birey ve toplum arasındaki etkileşim, toplumdaki egemen görüş ve değer yargıları, dinsel, töresel ve ahlaki kurallar kişinin düşüncelerini açıklamasının önündeki toplumsal sınırlardır. Kişi, içinde yaşadığı toplumun değer yargıları, inançları, kanaatleri ile çatışmaktan kaçındığı ölçüde düşüncelerini ifade etme özgürlüğüne kısıtlama getirmiş olur.
Düşünce özgürlüğünün normatif sınırı, doğal hukuk öğretisiyle geliştirilen Kant'ın “bir kimsenin özgürlüğünün sınırı, başkalarının özgürlüklerinin sınırıdır” biçiminde formüle edilen görüşe dayanmaktadır. Bu görüşe göre düşünce, saldırıya yönelirse suç oluşturur. Bu durumdaki düşünce, saldırı nitelikli eylemle birleşerek suçun tinsel unsurunu oluşturur. (Aliefendioğlu, Y. 1996.)
Düşünce özgürlüğüne en önemli sınırlamalar yasalarla getirilmiştir. Özgürlükçü demokrasi dışındaki rejimlerde kurulu düzenin muhafazası için kişinin düşünebilme yeteneği her zaman tehlikeli bulunmuş, bu nedenle düşüncelerin ve düşünsel ürünlerin kişiden kişiye, toplumdan topluma aktarımını engellemeye yönelik düzenlemelere gidilmiştir. Yasalara doğrudan düşünceyi cezalandırıcı hükümler konulmuştur. Oysa düşüncelere kilit vurmanın yolu olmadığı gibi kişilerin düşünme ve doğruyu bulma yetisinin uzun süre baskı altında tutulamayacağı tarihte pek çok örnekle kanıtlanmıştır.
Genel olarak din ve vicdan özgürlüğü ile düşünceyi açıklama özgürlüğü iki tür sınırlama ile karşı karşıyadır. İlki, bireyi korumaya yönelik sınırlamalardır. Haysiyet, insan onuru, özel yaşamın gizliliği, güvenliğin ve benzeri değerlerin korunması söz konusudur. İkincisi, toplumu ve devleti korumaya yönelik sınırlamalardır. Devleti ve toplumu korumaya yönelik düşünce özgürlüğü sınırlandırılmasında önemli kriter “açık ve yakın tehlike” kavramıdır. (Tezcan, D.,.Erdem, M.R, Sancaktar, O., 2002.)
Günümüzde özellikle Batı demokrasilerinde ve uluslararası düzeydeki gelişmeler düşünce özgürlüğüne sınırlama getirmekten çok onun hukuk ve yasalarla korunması ve güvence altına alınması yönündedir. Düşüncelerin ifadesinin, düşünce özgürlüğü korumasından yararlanabilmesi için her şeyden önce fikri nitelikte olması; şeref ve haysiyeti kırıcı, küçük düşürücü, küfür, iftira nitelikli ya da müstehcen, özel hayatın gizliliği kuralını ihlal eden eylemler niteliğinde olmaması gerekmektedir. Çağdaş devletlerin düşünce açıklamalarına getirdiği sınırlamalar daha çok zorlama ve şiddet yoluna başvurmanın, yıkıcı eyleme teşvikin, genel adap ve ahlaka aykırılığın önlenmesinden ibarettir. (Aliefendioğlu, Y., 1996) Ancak zaman zaman Devletlerin kendisini koruma güdüsü, din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin önüne geçebilmektedir. Maslow'un ihtiyaçlar sıra düzeninin alt kısmında kalanlar, piramidin üstünde kalanlara tercih edilebilmektedir.
v-Değişim ve Değişime Direnç Üzerine
Değişim, yüzyılımızın en büyük özelliği olup, her an gözlemlediğimiz, izlediğimiz ve yaşadığımız önüne geçilmez bir olgudur. Değişim, tek başına çağımızı niteleyen bir kavram olmuştur. Çünkü 20-30 yılda sağlanan değişim, insanlık tarihindeki değişim ve gelişimlerin toplamından daha fazla olmuştur. Bu yüzden, 20. Yüzyıl bir “Değişim Çağı” olmuştur ve değişim 21. Yüzyılda da devam edecektir. Zira sürekli değişen teknolojik, ekonomik, siyasal, sosyal,kültürel yapılar,örgütleri,yöneticileri ve bireyleri değişime zorlamaktadır. Öyle ki, çağdaş uyumun koşulu “ değişim” olmaktadır. Değişim,daha iyiye ve mükemmele doğru bir akıştır. Günümüzde ayakta kalma yarışındaki toplumlar, kurumlar ve kuruluşlar,” mükemmellik yolculuğundadırlar (Peker, Ö, 1995) Değişmenin Tanımı: Değişme,planlı ya da plansız bir biçimde, sistemin (organizma, kişi veya örgüt) bir süreç veya bir ortamın,belli bir durumdan başka bir duruma geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Webster sözlüğü değişmeyi; “ Bir şeyi başka bir şeyin yerine koyma,bir şeyden başka bir şey için vazgeçme, aynı tür içinde başka bir yeni şeyi, başka bir şey ya da şeyler için yerine koyma ya da alma-yenilik-yenilik getirmedir. “Değişme yalnız “insan”la gerçekleşebilir, donanımla değil.
Değişimin üç ana unsuru vardır. Bunlar,” sistem”, “politika ve kurallar” ile “insan” ı doğru yere oturtamamışsak, sonuca ulaşmak mümkün değildir. İnsan değişmedikçe hiçbir şey değişmemekte ve değişim, sadece insanla gerçekleşmektedir. Ancak bu değişim insanın şekliyle, kılık-kıyafetiyle değil, beyniyle ve zihniyle; kısaca, dünyaya bakış açısının değişimiyle değişim başlamaktadır. “Daha iyi olmaya çalışmayan, iyi olarak da kalamaz.” “O. Cromwell”.
Günümüzde bir çok şey sürekli değişmektedir. Çünkü, yaşamda sürekli olan tek şey değişimdir. Yaşam değişimdir. Yaşam değişimdir. Onun için, her gün ve her saat bir değişim olmaktadır. Değişmeyen tek şey, değişimdir ve değişim her yerdedir: Bilimde, teknolojide, çevrede, doğada, toplumda, örgütlerde, bireylerde ve düşüncelerimizde. Diğer bir anlatımla “değişime uyum” kendimizden devletler, örgütler,toplumlar ve bireyler,çağa uymak ve yum sağlamak, ilerlemek,yükselmek ve gelişmek için değişmek zorundadırlar. Çünkü değişmeyen geri kalmaya ve yalnızlaşmaya mahkum olmaktadır.
Bilişim, iletişim, ekonomik ve teknoloji alanında yaşanan hızlı değişmeler özel kesim yanında kamu kesimini de birtakım önlemler almaya itmektedir.Kamu yönetimi de bu değişiklikler karşısında faaliyetlerini etkin ve verimli bir şekilde sürdürebilmek için çeşitli arayışlar içine girmektedir. Kamu kesimini değişime zorlayan nedenler arasında mali disiplin sağlanması gerekliliği, yaşanan bilgi ve iletişim teknolojilerindeki değişim, artan talep ve kamu hizmetinde etkinliğin artırılması sayılabilir. (Bircan, İ. 2000.)
Kıt kaynakların etkin ve verimli kullanılması ve yönetimi ekonominin her zaman üzerinde odaklandığı temel konu olmuştur.Kamu kesimi kaynaklarını rasyonel kullanabilmek için stratejik yönetim ve onun uygulama aracı olan stratejik planlamadan yararlanmak istemektedir.
Yukarıda bahsedilen hızlı değişim karşısında en büyük engellemenin din ve geleneklerden geldiği söylene gelmektedir.Bu yargının doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine ülkeden ülkeye ve zamandan zamana örnekler bulmak mümkün görünmektedir. İngiltere'de Jan Darc'ın öldürülmesi ya da Patrona Halil isyanında matbaaya dokunulmaması manidar gelebilir.
3-İNGİLİZ MODELİ VE LAİKLEŞME SÜRECİNİN 20.YY DEĞİŞİMİ
i-İngiliz Modeli veya Sürekli-Tedrici Değişim Modeli
Uygarlık sürekli gelişmedir. Uygarlık yolundaki başarı yenileşmeye bağlıdır. Toplumsal yaşamda, ekonomik yaşamda bilim ve fen alanında başarılı olmak için biricik gelişme ve ilerleme yolu budur. Yaşamda ve geçimde egemen olan kuralların, zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları dünyayı sürekli değiştirdiği bir dönemde, yüzyıllık eskimiş anlayışlarla, geçmişe bağımlılıklar varlığını korumak olanaksızdır.(Kemal ATATÜRK)
Genel olarak devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı anlamına gelen siyaset, bir bilim olarak doğduğundan bugüne kadar, çeşitli kuramlarla devletin kaynağı, hükümet şekilleri, hakimiyet kavramı, iktidarın kaynağı ve sınırları, yöneten-yönetilen ilişkisi, sosyal adalet, insan hakları gibi konuları ele almıştır.
Ancak bu konulara değinen siyaset kuramcıları, yaşadıkları zamanın şartları ve ihtiyaçlarına uygun olarak bu kuramlarını ortaya koymuşlardı. Örneğin, kilise hakimiyetinin altındaki Ortaçağ'da kilise ileri gelenleri, sivil iktidarın Tanrı'dan ama halk aracılığıyla geldiğini, Tanrı'nın bu iktidarı halka verdiğini, halkın da devlet yöneticilerine geçirdiğini ileri sürdüler. XIV. y.y.da, sivil iktidarda ilahi hakka dayandığını iddia ederek bağımsızlığını geri istedi. XV. y.y.da Machiavelli, siyaseti dini ve ahlaki kaygıları hesaba katmadan, tek başına ele aldı. XVI. y.y.da, tabii hukuk, halkın imtiyazları, prens iktidarının sınırları konusunda cesaretli araştırmalar yapıldı. XVII. y.y.da, Grotius ile Puffendorf, tabii hukuku bağımsız bir bilim haline getirdiler; Hobbes buradan mutlakıyet idaresine giderken; Locke, temsili bir hükümet sistemi ortaya koydu. XVIII. y.y. filozofları, doktrinden pratik sonuçlar çıkartmayı denediler. Fizyokratlar ile Baron D'Holbach, aydın despotluğu; Rousseau, doğrudan doğruya yönetimi; Mably, temsili yönetimi ve yasama kuvvetinin önceliğini; Montesqieu, kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler arasında dengeyi savundular. Fransız Devrimi ferdin haklarını ilan etti ve devleti yeniden teşkilatlandırdı. Ama tarihçi okulların (Burke, Savigny gibi) tenkitleriyle karşılaştı. Doktrine bağlı kalanlarla liberaller, insan hakları doktrininin önemini kaybetmesine göz yumdular; ama demokratlar, Fransa'da genel seçim hakkıyla kendini gösteren (1848) siyasi eşitliği kurdular. XIX. y.y.ın ikinci yarısında, tarihçiler devletin kaynaklarını, hukukçular onun çeşitli bölgelerinde karşılaştırmalı teşkilatını, filozoflarla iktisatçılar da insan hakları karşısında sahip olduğu hakları incelediler. Devlet adamları ise mevcut kurumları demokratik eşitlik ve sosyal adalet ilkeleriyle bağdaştırmaya çalıştılar.
İşte bu çalışmada, 20.Y.Y.'da yukarıdaki açıklamalar üstüne bina edilen ekonomik, siyasi ve sosyal politikaların yanında ve özellikle Laikleşme sürecinin İngiltere'yi nasıl etkilediği ve değişimi irdelenmektedir.
Gerçekten 20. YY boyunca sadece Nazizmle başarıyla savaşan bir ülke olma dışında aynı zamanda Parlamentosunda ulusal birliği bulan bir ülke olan İngiltere, kendi adıyla anılan bir Modele de öncülük etmiştir. (Dı Scala, S. M. Mastellone, S. 1998 ) İngiliz yönetim tarihine bakıldığında siyasal olayların ve yönetim anlayışının daha çok, “Taht-Parlemanto-Başbakan-Bakanlar” arasındaki ilişkiler noktasında yoğunlaştığı görülmektedir. Bu anayasal kurumların köklü geçmişleri vardır. Monarşinin tarihi kesintisiz olarak Normandiyalıların işgali öncesine dayanırken, Parlamentoyu oluşturan Lortlar ve Avam Kamarasının geçmişi ortaçağa kadar gitmektedir. (Uzun, Ş., 2003)
İngiliz Modeli, İngiliz tarihinin ve toplumunun özelliklerinin yanı sıra İngiliz toplumuna ait karakteristik özellikler olarak görülebilecek, kişisel özgürlüklerine olan düşkünlük, yönetime olan pragmatik yaklaşım, köklü değişim yerine tedrici gelişimi tercih, tek parti ve güçlü lider tercihi yanında merkezi hükümeti alan parti yerine, yerel yönetimlerde muhalefeti tercih etme gibi bu toplumun sahip olduğu siyasal tutum ve değerlerin etkisi altında gelişmiş bir Parlamenter sistemdir. (Birch, A. H., 1998)
İngiliz il sisteminin temeli olan Province'lerin Cathedral'lere göre örgütlenmesi de İngiliz Modernleşmesinde göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Bu arada İngiliz Modernleşmesinde göz ardı edilmemesi gereken bir başka hususta 20.YY'ın başında İrlandalıların altıda beşi, İskoçyalıların üçte ikisi ve 14,000 Chapel'in İngiltere ve Galler'de ayrılmasına rağmen “church of England”'ın “yararlı ve ulusal” bir kurum karakterinin üzerine atfedilmesi hususudur. (Smellie, K.B., 1950) Ayrıca Lord Curzon'un 1907 yılında sarfettiği “İmparatorluk içinde sadece görkem ve refahın anahtarını değil, aynı zamanda insanlığa hizmet etme çağrısını ve araçlarını bulduk” dediği sömürgeci İmparatorluk ta (Lee.S.J.,2004) 20. YY' ortalarında insanlığa hizmet etme çağrısını ve araçlarını kaybedecekti. Gerçekte En güçlü olduğu Kanuni döneminin hemen ardından duraklama ve gerilemeye başlayan dönemin en güçlü İmparatorluğu olan Osmanlılara benzer bir biçimde Dünya nüfusunun %25'ini elinde tutan cidden güçlü Kraliçe Victoria dönemi ile (1837-1901) aslında duraklama ve gerilemeye United Kingdom'da başlıyordu. (Kesselman. M. Kriger, J. Allen, C.S. Ost, D. Hellman, S. Ross, G.,1997) İki Dünya Savaşı arası dönem (1919-1939) “beyaz Yönetim”le başladığı Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda; (1947) Hindistan ve Pakistan'la süren geniş toplulukların ayrılması ve Zimbabwe'nin 1980'de kazandığı bağımsızlıkla sona eren Dökolonizazyon dönemi “Muhteşem Süleyman” gibi, “Kraliçe Victoria” döneminin hem sonunun geldiğini, hem de mazi olduğunu gösteriyordu. Avrupa Birliği'nin bölgesel ve Dünya çapındaki güçlü etkisi, kültürel ve ekonomik bağlarla güçlendirilmeye çalışılan eski kolonilerin Commonwealth oluşumu ve denk olmayan bir partnerle (ABD) geliştirilen ve denge kurulması gerçekten zor olan “özel ilişki” , İngiltere'nin dış Politikada güç kaybetmesinin en büyük ikilemi (paradigması) idi. (Kesselman. M. Kriger, J. Allen, C.S. Ost, D. Hellman, S. Ross, G.,1997) Çok çeşitli Milletlerden nüfusunun %10 'a yakını beyaz olmayan(Kesselman. M. Kriger, J. Allen, C.S. Ost, D. Hellman, S. Ross, G.,1997) ve içinde İrlandalı, Galli, İskoçyalı ulusları barındıran İngiltere'nin çok-uluslu yapısına çok dinli yapısını eklemek ve İngiltere'nin Modernizasyonunda ve Laiklik anlayışında bunu da göz ardı etmemek gerekir.
Tarih boyunca Feodalitenin, güçlü Krallığa ve Meşruti Yönetimin Demokratik Temsili Parlamenter Sisteme İlave yasalar ve tek partili ve güçlü liderlerle giren İngiltere, 20.YY boyunca da güçlü ve etkili hükümetler çıkaran iki partili sistemini korumuştur. (Roberts, D., 1993)
Demokratik gelişmeyi hukuk metinlerinden izlediğimizde iktidarın sınırlaması ile özgürlüklerin gelişmesi arasında bir paralellik görmekteyiz. 1215 Magna-Carta libertatum, İngiliz kralının yetkilerini sınırlamak üzere çıkarılmıştır. Amaç kamu gücünün sınırlanması ve bazı esaslara bağlanması ve siyasal iktidar karşısında bireyin korunmasıdır. İngiltere de bu süreç 1628 Pettion of Rıghts, (Merkezin (Kral) vergi koyma hakkının sınırlandırılması),1688 Kızıl William kansız ihtilali.(Parlamento'nun Monark karşısında güçlenmesi.) 1679 Habeas Corpus Act, (ceza güvenliğinin sağlanması), 1689 Bill of Rıghts (Parlamento'nun Monark karşısında güçlenmesi ve yargıç güvenliği), 1701 – Mülkiyet Yasaları ve Tahtın Varisleri belirleme. (Katolik kilisesine bağlı olunmaması.) 1832 – Reform yasası gibi metinlerle gelişmiştir. Bu metinler sırasıyla Merkezin (Kral) vergi koyma hakkının sınırlandırılması, ceza güvenliğinin sağlanması ile yargıç güvenliği olarak ortaya çıkıyor. Sürdüren tedrici gelişmeci İngiliz Modeli, önceki yüzyıl boyunca da Parlamento aracılığıyla ülkeyi yönlendirmeyi sürdürmüştür ve yasama ve yönetimde Parlamentonun bu derece merkezi rol alması baskıcı rejimlerde yaşayan insanların anlayamayacağı fakat etkileneceği bir yönetim sistemidir. (Dı Scala, S. M. Mastellone, S. 1998) bu bağlamda İşçi Partisi ile Muhafazakar Partinin iktidar el değişimleri de gerçekten izlenmeye değerdir.
DI SCALA ve MASTELLONE'ya göre Koministlerin ileri sürdüğü sosyal sistemi karşılayan ve tüm yurttaşlara sağlık, ev, eğitim ve asgari ücret sağlayan Refah Devleti İngiliz İşçi Partisinin tahrikleri ile İngiliz Parlamenter Sistemi tarafından ortaya konmuş ve Avrupalı Reformcular üzerinde ciddi bir etki sağlamıştır. (Dı Scala, S. M. Mastellone, S. 1998) Öte yandan “Refah devleti (welfare state)” kavramı, savaş zamanında Nazi Almanyası'nın “otoriter devlet (power state)”i ile savaş sonrası müttefik devletlerin yeniden inşaa edilmesi tutku ve ümidini ifade eden “refah devleti (welfare state)”ni birbirinden ayırmak için ilk kez Archbishop Temple tarafından İngiltere'de kullanılmıştır. (Pierson, 1991) Ancak burada paradoksal bir durumun varlığı söz konudur. 1941'den çok önce daha 1880 yılında sosyal sigorta sistemi Bismarck Almanyası'nda kurulmuş ve “Refah Devleti (Wohlfahrstaat)” kavramı 1920'lerde yine Almanya'da gündeme gelmiştir.
İngiliz Parlamenter Sisteminin Avrupalı Devletler üzerindeki etkisini açıklayan gelişmede üç düşünürün payı büyük olmuştur. “20. YY' da Politik Düşünceler” kitabının yazarı İsaah BERLİN, bu kitabında “Avrupalı entelektüel Düşüncenin Geleneğinin Devamlılığının anlamın”ı açıklamaya çalışarak 19.YY' da ki “hümanist bireycilik” ve “romantik ulusçuluk” anlayışının insanları yanlış yönlendirerek zamanındaki abartılı düzenler olan Kominizim ve Faşizme yol açtığını savunur. O aşırıcılığa geleneksel olarak karşı olan İngilizler gibi ulusların kötülüklere daha kapalı olduğunu ve bu nedenle İngiliz Siyasal Düşüncesinin kolektif ve bireysel çıkarlar hoşgörü ile yeniden düşünülmelidir. Berlin Pozitif özgürlüklere, negatif özgürlüklerden daha fazla önem vermiştir. “tarihselliğin Yoksulluğu” ve “Açık Toplum ve Düşmanları” (1944) kitaplarının yazarı olan Karl POPPER, “şiddet olmadan reforma izin veren kurumsal çerçeveyi sağlayan” tek olgunun açık toplum olduğunu savunur ve Demokrasinin devrim olmadan sosyal değişime ve sınıfların yer değişmesine izin veren Parlamenter düzen olduğunu belirler. POPPER Demokrasinin ve açık toplumun eski iki düşmanı olarak Hegel ve Marx'ı işaret eder. 1688 deki Büyük Devrim'den beri İngiliz Parlamentosunu “Açık Toplum”un tek temsilcisi olarak görür. POPPER'in ardılı olan Ralph DAHRENDORF, Marx'a yakınlığı ve sınıf çatışmasının farkında olmasına rağmen, “ Yeni Özgürlük: Değişen Dünyada Adalet ve Ayakta Kalma” (1975) adlı eserinde İngiliz tipi Liberalizmin yanında yer alarak demokrasi ve özgürlükler arasında ittifak kurulduğunu belirler. DAHRENDORF'un siyasi modeli açık toplumun İngiliz Modelidir. “İngiltere Üzerine” (1982) adlı eserinde ise O, “hiçbir yerde kolaylıkla bulunmayacak fundamantel özgürlüklerin İngiltere'de olduğundan bahisle İngiliz kurumlarını ve davranışlarını büyük bir aşkla savunur ve iktidarla muhalefetin çok yakın çalıştığı Parlamentonun hiçbir yerde olmadığı kadar ulusu yansıttığını ve demokrasinin işlediği bir siyasal sistemin olduğunu kuvvetle savunur. İngiltere'de Hükümet yenilemez bir durumdadır, ancak kolaylıkla el değiştirebilir. (Dı Scala, S. M. Mastellone, S. 1998) Ancak, İngiltere'deki demokrasi anlayışının bile 1972 yılında Başbakanın kararı üzerine İngiliz Parlamentosunun Kuzey İrlanda Parlamentosunu 48 saatte feshetmesini önleyememiştir. Ülkenin üniter ve aşırı merkeziyetçi bir yapıda olmasıyla açıklanmaya çalışılan bu durumun açık toplumla ne derece bağdaştığı ciddi olarak tartışılması gereken bir konudur.
ii-20.Yüzyıl Boyunca İngilterede Laikleşme Süreci ve Değişimine Etkisi
Din sosyolojisindeki en önemli tartışmalardan biri de 20. YY'da önemini yitiriyor iken 21. YY'da yeniden bir yükselişe geçen dinlerin görülebildiği sahadır ki bunun manası toplum laikleşiyor iken laiklikte yeniden tanımlanıyor demektir. Laiklik teorisini çalıştığınız zaman iki önemli problemle karşılaşırsınız. Birincisi “Din” teriminin manasının ne olduğunu kabul görmüş yaygın bir tanımlamasının olmaması ve ikincisi “Laikleşme” teriminin manasının ne olduğu (Thompson 1.1988)
Bütün toplumların, her zaman dine sahip olduğu üzerinde konsensus vardır. Ancak, “Din” sözcüğü, yamyamlık ayini ve 'Quakar'lar toplantısı gibi çok başkalaşmış hadiseler halinde tanımlanabildiğinden, teorisinler dinin vasıflandırıcı gücünü kaybetmesi dışında dini kesin herhangi bir yolla tanımlamayı güç bulmuşlardır. (Glacak, C.ve Stark.R.1968)
Sosyologlar “Din” teriminin genel kabul görmüş bir tanımına ulaşmakta büyük güçlük bulagelmişlerdir. Giddens'e göre bütün dinler aşağıdaki özellikleri paylaşıyor görünmektedirler: “Din inanlar topluluğu tarafından yerine getirilen seromonileri veya ayin kabilinden şeylerle ilgili olan bir takım sembolleri içerir”.
Glocak ve Stark “Dindarlığın”, bir takım öz ölçülerini geliştirdi. Onlara göre, din uygulama ve inançla ilgili olarak farklılık gösterir ve bununla birlikte çeşitli grupların içinde de farklılaşma vardır. Bu nedenle çoğu dini tanımlama bunlarla etkili bir biçimde iştigal etmeyi başarısız kılmıştır. Onlar, inanç, bilgi, uygulama, deneyim ve netice içeren öz ölçüyü gördüler. Ancak bu tanımlama, benim daha sonra bu yazıdan gözden geçireceğim gibi, sosyologları hala dindarlığın ölçüsü problemiyle yalnız bırakmaktadır.
Dini tanımlarken Durkheim bütün dinlerde ortak bölünemez bir element aradı. Durkheim bu elementi her şeyden birbirine zıt iki kümede sınıflanmış gördü: Ruhani ve Cismani. Durkhaim dini bir birleşik inançlar sistemi ve kutsal şeylere ilişkin uygulamalar olarak tanımlar. Bir başka deyişle, ayrılan ve yasaklanan nesneler-inançlar ve uygulamalar kilise ve kilisenin bağlıları olarak adlandırılan bir ahlaki cemaatte üniter hale gelir.
Sosyologlar tek bir “Laiklik” tanımı üzerinde de fikir birliğine varamadılar. Bryan Wilson bunu “dinsel düşünce, uygulama ve kurumların sosyal önemini kaybettiği bir süreç” olarak nitelendirmektedir. Onun temel kaygısı dinin sosyal sistemin çalışması için önemini kaybediyor olduğudur. Binaenaleyh, laiklik konseptini çevreleyen bir çok belirsizlikler ve karışıklıklar vardır. Wilson'un tanımlaması onun sosyal öneminin manasının ne olduğunu açıklamaz. Buna ek olarak birçok laiklik tanımlaması dinin yaşam üzerindeki öneminin bugüne göre geçmişte daha etkili olduğuna hükmeder. (Thompson.1.1988) “Laikliği” nötr değerli böyle bir anlayışa vardırmakta sorunludur. D.Martin bu fikrin elenmesi gerektiğini savunur. Çünkü bu “Dinsel ideolojilere mukavemet eden araçlardan daha az bilimsel değere sahip bir fikirdir.”
Laiklik tartışmasının sonucu önemli ölçüde laiklik ve dinin nasıl tanımlandığına dayanır ki bunu tayin etmek önemlidir. Eğer din yalnızca kurumsal ibadet açısından tanımlanırsa, böylece laiklik kiliseye devamlılık ve üyelikteki düşüş anlamını ifade etmelidir; ama eğer diğer açıdan biz dini her bireyde bir miktar bulunan dindarlık olarak tanımlarsak, laiklik tanımının yapılması imkansız hale gelir.(Hill.M.1976)
Bir bireyin dindarlığını ölçebilmek paradigmadır. Dinin uygulama alanını düşünürken hangi derecede kiliseye devamlılık göz önüne alınmalıdır haftada bir ya da yılda bir kiliseye gitmek mi? Buna ek olarak kişisel inançları nasıl ölçeceğiz? “Allah” inancı gerekli mi, hayaletlere inanmak yada sihir dahil olabilir mi? Çoğu sosyologlar kendi dini ölçülerinde farklılık arzeder.
Laiklik süreci birçok boyuta sahiptir. Birçok sosyolog bu süreci kiliseye üyelikte düşüşün işaret ettiğini belirtir. Onlar sık sık kilise devamlılığı ve üyeliğe, vaftiz ayini, kiliseye üye olma merasimi, evlilik gibi istatistiki kaynakları ve rahipler sınıfının sayısını laikliğin oluşmakta olduğunu ispat için kullanırlar. Binaenaleyh bu araştırma metodu eleştirile gelmektedir. Biz bu istatistiklerin arkasında mananın ne olduğunu sormalıyız. Kilise devamlılığı ile dinsel inanç arasında bir ilişki olduğu farzedilemez. Bunun basitçe nedeni, kişisel kilise devamlılığı o insanların toplumdan kendi statülerini geliştirmek istemeleridir. D.Martin'e göre bazı dinsel kuruluşlar, kendilerine istatistikler toplamakta ve üyelik için bu kriter kiliseler arasında değişik olabilmektedir. Buna ek olarak coğrafi hareketlilikler nedeniyle bazı insanlar iki ayrı kilisenin de üyesi olarak sayılmıştır.
Böyle titiz istatistiki sonuçlar almanın zorluklarına rağmen kiliseye devamlılıkta bir düşme olduğu genel bir konsensustur. Ancak bunun yerini laiklik süreci alıyor mu? Kiliseye devamlılık kişisel dindarlığa zımnen delalet ediyor mu? Sosyal araştırmalar göstermektedir ki, insanların büyük bir çoğunluğu bir çeşit dinsel inanca sahiptir. İngiliz insanının %76 sının Tanrıya inandığı iddia edilmektedir. Bundan dolayı, kiliseye gidenlerin sayısı İngiltere'de dinsel inancın derecesini yansıtmamaktadır. (Thompson, 1., 1988) Bu bulgulardan hareketle tanrıya inandığını ifade eden büyük orandaki nüfus, insanların hala bir çeşit inançla ilişkili olduğunun önemini işaret ediyor görülmektedir. Thompson, bizim kilise devamlılığını eskiden işaret ettiği gibi yüksek derecede dindarlığa işaret ettiğini farz etmemiz gerektiğini savunur. Bu göstergeler kısmen kiliseye Pazar günü devamlılığın törensel önemi nedeniyledir. Bu nedenle kiliseye devamlılıktaki düşüş zorunlu olarak laiklik sürecinin, onun yerini aldığını ispatlamaz.
Laikliğin ikinci boyutu, kiliselerin ve diğer dinsel organizasyonların kendi sosyal etki, refah ve prestijlerini devam ettirme derecesidir. (Giddens, A.1992) Geçmişte dinsel örgütler, hükümetler ve sosyal kurumlar üstünde büyük bir etkiye sahipti ve onlar toplumda yüksek seviyede saygıyı temsil ettiler. Önceleri dinsel yapının bir rolü olarak düşünülen birçok faaliyetler şimdi uzmanlaşmış kurumlarca kontrol edilmiştir.
Ortaçağda kilise ve yöneticiler arasında yakın bir ilişki vardı. Kilise geniş ölçüde eğitim ve sosyal refahın tedarikinden sorumluydu. Bu gün, eğitim üzerindeki kontrol artarak “Yerel eğitim otoriteleri” gibi laik yapıya verilmektedir. Sosyal refah alanında kurumlar devlet tarafından ele geçirilmiştir. Yine de, kilise hala laik konularla ilgili görülebilmektedir. Thompson, -SALVATİON ARMY- kurtuluş ordusunu muhtaçlara ve evsizlere yardım etmekte aktif kalabilen dinsel bir örgüt olarak tanımlamaktadır
Dinsel kurumlar daha daha önce elde tutukları çoğu sosyal ve politik etkileri kademeli olarak kaybetmektedirler. 20. Y.Y.'da bu trent örneğin Polonya'da olduğu gibi küçük istisnalar dışında dünya çapındadır., Bazı teşkilatlanmış kiliseler çok müreffeh olmasına karşın uzun süredir ayakta duran birçok dinsel organizasyonlar mali olarak kriz içerisindedir. (Giddens. A.1992)
Tersine olarak Talcot Parsons kilselerin toplumdan uzaklaşması görüşünü kiliselerin öneminin azalması olarak görmektedir. Ona göre toplum oldukça farklılaştığından dini kurumlar daha uzman hale gelmiştir. Kiliseler hala fertlerce benimsenen norm ve değerlerle yola çıkarak etkili olabilmektedirler.
Laikleşmenin diğer yönü bilimsel ve mantıklı (rasyonel) görüşün büyümesine bağlıdır. Bu büyümeden dolayıdır ki dünyevi meseleler üzerindeki dini izahatlarda bir düşüş vardır. (Thompson, 1.1988) Weber, bilimsel ve mantıksal izahatların dünyadaki dini görüşlerin yerini aldığını savunmaktadır.Ona göre bir kez mantık (makuliyet-rasyonelite) topluma yerleştiği anda din ortadan kaybolmaya başlar.. Weber mantıklı toplumun gelişmesinde dinin önemini ifade eder. Bu açıklamalar O'nun Calvinizm ve kapitalist ruhun tesisindeki Calvinizmin önemi hakkındaki inançlarını ifade eder. Bir kere mantık (rasyonelite) yerleşirse, Weber'e göre doğa üstücülük daha fazla önemli olmaz. ve Dünyadaki dinsel açıklamalar önemini kaybeder. Bütün olan şeyler rasyonel bir çerçevede açıklanabilir.
Rasyonelliğin ve mantıkçılığın dini etkiyi azalttığı hususunda Wilson, Weber ile aynı fikirdedir. O bilim adamlarının statülerinin yükseleceğini ve dini liderlerin ise statülerinin yükselmeyeceğini tahmin etmektedir. Thompson'a göre bu boşluğun laiklik tarafından doldurulacağını yukarıdaki düşünce zorunlu olarak ispat etmez. O bizim “günümüz toplumunun akılüstü (aşırı rasyonel) görünüşüne” uymamamız gerektiğine işaret eder. Marvin Haris birçok dinsel inancın rasyonel olması nedeniyle, dinsel inanç sistemiyle bilimsel sistem arasında büyük benzerlikler olduğunu savunur. Bilimin dinsel düşüncenin yerini almadığı ve fakat bilimin henüz inananların dünyayı anlama seviyesine yükseldiği savunulan bir tezdir. İstatistiklere göre büyük orandaki İngiliz nüfusunun Tanrıya ve hatta hurafe ayinlerine inandığı tespit edilmiştir. İşte bu nedenle açıktır ki, bilimsel düşünce alanı bizim düşünce yöntemimizi tamamen yönetememektedir. (Thompson 1.1988)
Laikleşmenin dördüncü boyutu ise dinin çoğul bir hale gelmesidir. Wilsona göre, geçmişte sadece bir baskın inanç vardı; o da dinin tekcil (monolithic) yapısı idi. Ancak bugün toplum dinsel çoğulcu bir karakter kazanmıştır. Dinsel görüş ve inanç alanında bu tür sapmalar nedeniyle, onların toplum üzerindeki etkileri zayıflaya gelmektedir. Peterberger, geçmişte dinsel görüşün zorla kabul ettirilebildiğine ancak şimdi pazarlanmak ve satılmak zorunda olduğuna işaret eder.
Wilson, Laiklik sürecini belirleyen mezheplerin, artan laiklik sürecinin ve geleneksel dinin gerilemesinin sonucu olduğuna inanır. Fakat diğerlerine göre, mezhepler süregelen dinsel ihtiyacın karşılanması içindir. Bu ek olarak Greeley, mezhepleri laikliğin bir kanıtı olarak görmediği gibi aksine yeniden bir dinsel canlanmanın kanıtı olarak görmektedir. Glock ve Bellah ayrı bir fikirdedir. Onlar bu dinsel hareketleri insanların hayatlarının anlamını araştırmaya başlamaları ve daha ruhani (tinsel) hale gelmeleri hususuna bir işaret “olarak görmektedirler.
Bazı sosyologlar, dinin laiklik sürecini yaşamadığını ancak dinin basitçe değiştiğine inanmaktadır. Berger ve Luckmann'nın her ikisine göre de din değişimi (Transformasyonu) oluşa gelmektedir.
Luckmann'a göre din ve laiklik tanımlaması dinsel kuruma bağlanır. ve bu sadece dinin bir tip formudur. O kurumsal dinin gerileme içinde olabileceğini ancak niteliği gereği, bunun din alanının tamamını temsil etmeyeceğine işaret eder. Luckman bütün dinler üzerine çalışabilmesine olanak verecek daha geniş bir din terimi tanımlaması yapmaktadır. O insanların kendi deneyimlerini yorumlayan ve onlar için anlam ifade eden sembolik “evrensel bir anlama” işaret eder. (Thompson. 1.1988) Luckmann din daha şahsi ve özel bir hale tebdil olduğundan, bu alanda çalışılmanın daha zor hale geldiğine inanmaktadır. Berger'de aynı şekilde laikleşmenin ancak geleneksel dinsel kurumlaşma düşünüldüğünde kendine yer bulabildiğine inanmaktadır. Ona göre kişilerin dünyayı izah edebilecekleri bütün inanç sistemlerinin dahil edildiği din, daha çoğul bir yapıya kavuşmaktadır.
Bellah'a göre din düşüşe geçmekten ziyade bir değişim geçirmeye doğru gitmektedir. O dinin gelişmesinin beş basamağından bahsetmektedir: İlkel, tarih öncesi tarihi, modern öncesi ve modern (Primative, archaic, Historic, early modern ve modern) O bugünün toplumunu insanların kendi dinsel sembollerini seçebildiği modern basamakta durduğunu belirler. Durkheim, bilimsel düşüncenin artarak dinsel düşüncenin yerini alması nedeniyle dinde değişimin olageldiğini düşünür. Dinin bu değişken formunun süreceğine inanır. Ona göre bu “Özgürlük” ve “Eşitlik” gibi polotik değerlerin yükselmesi nedeniyle olmuştur.
Sonuca bağlamadan önce, ben birinci olarak Glasner'in laiklik mefhumu hakkındaki eleştirisinden bahsedeceğim. O,”laiklik sosyalojisi” adlı kitabında laikliğin gelişimini bir tür “Mit” olarak tanımlar. Bununla birlikte laikle ilgili olarak yapılmış olan çalışmaları eleştirmektedir. Ona göre bütün yapılan çalışmaların dayandığı inanç “Geçmişte dinsel altın bir çağ vardı ve aşamalı olarak toplumda rasyonel ve laik bir hale geldi.” anlayışıydı. Glasner ve Luckmann'ın her ikisine göre kullanılan din tanımlamaları dinin ölçüm yolunu etkiledi ve böylece sonuçlara varıldı. Verilen bu tür eleştirilere, “Laiklik” teriminin herhangi bir değer taşıyıp taşımadığını sormak zorundayız. Thompson dinin kendine özgü tanımlaması kullanıldığı ve bireysel seviyede değil de kurumsal seviyede analiz edildiği sürece bizim bunu benimseyebileceğimize inanmaktadır. Ancak bundan sonra sosyologlar laiklik sürecinin yerleşiyor olduğuna işaret edebilirler.
İngiltere'nin 20. YY boyunca laikleşmesi hususunda bilgi verebilecek alanlardan birisi de dış politika alanındaki uygulamalarıdır. Bir çok toplumbilimci gibi Dünyada geniş çapta topluluklarda, Eski Yugoslavya'nın çözülme sürecinde Bosna-Hersek'lilerin Müslüman oldukları için öldürülmeleri yanında, yıllarca buna İngiltere başta olmak üzere Batılı ülkelerin göz yumduklarını düşünmektedirler. Bu noktada, batılı kültüre ve laik bir kişiliğe sahip olduğu hususunda tartışma götürmeyen bir gazeteci-yazarın şu satırları anlamlıdır: “Özellikle Avrupa'da... Ülkeler ve insanların dinlerine göre sınıflandırılması, bunlar iyi-bunlar kötü diye ayırma eğilimi giderek artıyor. Örneklerde giderek artıyor: Neresinden bakarsanız bakın, Batının, Avrupa'nın, ( bu arada İngiltere'nin), gözümüzün önünde bir Müslüman ülke yok ediliyor. Bosna-Hersek olaylarına Batının yaklaşımı, Avrupa'da yeni bir Müslüman ülke doğmasının istenmediğini gösteriyor. Bu da müdahale edilmeyerek gerçekleştiriliyor. Pis görevler Sırplara bırakılmış durumda... Oysa isteseler bu katliamı bir günde durdurabilirler... Eğer bu eğilim sürerse Dünyamızdaki yeni kutuplaşmanın temeli, eskiden olduğu gibi yine din unsurluna dayanacak... Hıristiyan-Müslüman ayrımı ekonomik sahadan siyasi sahaya kadar hemen her alanda yaygınlaşırsa, eski din savaşlarını bile yaşamaya başlayabiliriz. İşte felakette o zaman kopar.” (Sabah Gazetesi, Ağustos, 1992, s.8) Kamusal Alana getirdiği tanımlamayla dikkatleri toplayan Habermas, (dinin de etkilediği) geleneğin sıradan sınırlamaları ortadan kalktığı için, daha açık iletişim olanağını mümkün kıldığını belirtse de (Habermas, J. 1984), (Smith, P. 2005), aynı yaklaşımın coğrafi, etnik ve karşıtları itibariyle (din dışında) tam bir benzerlik gösteren Hırvatlara karşı alınmayarak, Sırp-Hırvat savaşının Batılı Devletlerce (bu arada İngiltere) hemen durdurulması, (dinin de etkilediği) geleneklerin bırakın sıradan sınırlamaları, ortaçağ Avrupa'sından kalma kabuklaşmış bağnazlıkları bile bir sınırlama olarak kaldırdığını söylemek mümkün görünmemektedir. Hatta İngiliz kamuoyunun Bosna Hersek ile o dönemde ilgilendiğini yerinden izlesem de, İngiliz Hükümetinin daha açık bir iletişim olanağını mümkün kılabileceğini ve Bosna Hersek'te yaşanan olumsuzlukları daha da gerçekçi sunarak uluslar arası tedbirlere öncülük edebileceğini bir çok insan gibi öngörmüş ve beklemiştim.
4-SONUÇ
Sonuç olarak, 20. Y.Y.'da İngiltere'de laiklik süreci üzerinde çalışıldığında sosyologlar iki fikir okuluna bölünmüş görülmektedir: Dinin bir gerileme içinde olduğuna inanlar ve dinin bir değişime doğru gittiğine inananlar. Ancak sonuç, tamamen dinin nasıl tanımlandığına ve çalışılan değişik fenomenlerin nasıl açıklandığına bağlıdır.
Bazı sosyologlar, geniş bir din tanımlamasını benimsediklerinden dolayı bütün evrensel anlamları tanıma dahil etmişlerdir. Kominizim ve Hümanizm gibi fikirlerde buna dahildir. (Thompson.1.1988) Binaenaleyh diğer sosyologlar sadece kiliseye devam etmek gibi açıkça dinsel olarak görülen insan davranışlarıyla kendilerini ilgili görmüşlerdir.
Bu tartışmanın sorunsal yapısından dolayı, ben bu soru'nun kolayca “Evet” yada “Hayır” olarak yanıtlanabileceğine inanmıyorum. Fakat, benimsenen din tanımındaki hangi araştırma metodlarının kullanıldığı ve laiklik kavramının herhangi bir değer içerip içermediği problemlerine rağmen dinin İngiltere'de değiştiği ve batı toplumunun tamamen laiklik sürecine doğru gittiği ya da dinsel bir değişim yaşadığı genel bir konsensustur. Ancak 11 Eylül sonrası ifadeler ve eylemler gibi tüm veriler irdelendiğinde bütün Dünyada olduğu gibi 21.YY, 20. YY. ile aynı kaderi paylaşacak gibi görünmemektedir. Bu değişimi globalliğin rüzgarını yelkenlerine alabilenler yönlendirecek ve bambaşka bir Dünyayı biçimlendireceklerdir. Kısaca 20.YY insanı Karl Polanyi'nin ifadesiyle “büyük dönüşüme” tanıklık etmekte, ancak P.G. CERNY' nin “yeni bir ortaçağ işaretçisi” olarak gördüğü gelişmelerin, (Hasanoğlu, M. 2002) Ortaçağ Avrupa Düşüncesinin tüm Dünyada yaygınlaşmaması, yani globalleşmemesi, umulmaktadır. Unutulmamalıdır ki, dirileri idare eden ölülerdir, sözü Comte'a aittir ve içinde bulunduğu topluma bir eleştiri getirmektedir.
BİBLİYOGRAFYA
Aliefendioğlu, Y. 1996 Düşünsel Özgürlük, İnsan Hakları Yıllığı, Dr. Muzaffer
Sencer'e Armağan, TODAİE İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi
Aktan, C.C. 2003 Etkin Devlet, Çizgi Kitabevi Konya
Ateş, T. 1994 Laiklik, Ümit Yayıncılık, Ankara
(Aytunç, A. 1986, Laiklik, Süreç Yayınları, Ankara
Berkes, N. 2004 Türkiye'de Çağdaşlaşma,YKY, Ankara
Bıçak, V. 2002 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü,
Liberal Düşünce Topluluğu, Ütopya Yayıncılık, Ankara
Başaran İ. E. 1998 Yönetimde İnsan İlişkileri:Yönetsel Davranış, Ankara
Birch, A.H. 1998The British System of Goverment, Routledge, London
Bulaç, A. 1994 Çağdaş Düzenler ve Kavramlar, Ankara
Carrel, A. 1980 Yarınlara Doğru, Ankara
Dı Scala, S. M. Mastellone, S. 1998 European Political Thought, 1815-1989, Westview Press
David, H.and others 1999, Global Transformations, Polity Press
Davison, A., 2002, Türkiye'de Sekülarizm ve Modernlik, İletişim Yayınları, İstanbul
Devesh K. and Moises N. 2005 the IMF and Democratic Governance, Forthcoming, Journal of Democracy,
En.Wikipedia.org/ 2006 -ocak ulaşım wiki/Democracy
En.Wikipedia.org/ 2006- ocak ulaşım wiki/Globalisation
Giddens, A. 1992 Sociology Polity Pres
Glasner, P.E. 1977 The Sociology of secularisation London Routledge and Kegan Paul
Glock, C.Y.: Strak, R. 1971 Religion and Society in Tension Chicago Rand Mc Nally and Company
Habermas J. 1984 The Theory of Communative Action, Boston, Beacon Press
Hasanoğlu, M. 2002 Mart Küreselleşmenin Devlet Yönetimine Etkileri, Türk İdare Dergisi, sayı 434
Hill, M. 1976 A Sociology of Religion London Heinemann
İşcan, İ.H. 2002 Avrasya Etüodleri, Küresel Değişimin Getirdiği Yeni Stratejilerle Enerji Güvenliği Sorunu ve Türkiye
Kaboğlu, İ. Ö. 1998 Düşünce Özgürlüğü, İnsan Hakları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
Kapani, M. 1981 Kamu Hürriyetleri, A.Ü.Hukuk Fakültesi Yayınları, No: 453, Ankara
Kesselman. M. Kriger, J. Allen, C.S. Ost, D. Hellman, S. Ross, G.
1997 European Politics in Transition, Houghton Mifflin Company, Boston, Newyork,
Lee, S.J. 2004Avrupa Tarihinden Kesitler, 1789-1980, Dost Kitapevi,Ankara Stephen,
Madsen, A.M. 2004 Aarhus School of Social Work, European Modules: Social Policy Category 5: Recent Trends 'Denmark' cmc.euromodule.com
Peker, Ö, 1995 Yönetimi Geliştirmenin Sürekliliği ve Türkiye Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları Ankara
Purdy, D. 2000 New Labour and Welfare Reform, in David Coates and Peter Lawler, eds. New Labour in Power Manchester University Press
Roberts, D. 1993 Politics A New Approach, Causeway Books, Oxford
Sabah Gazetesi 1992 , Ağustos, Batı Avrupa'da Yeni Müslüman Devlet İstemiyor
Smellie, K.B. 1950 A Hundred Years of English Government, Gerald Duckworth co.ltd, London
Smith, P. 2005 Kültürel Kuram, Babil Yayınları, İstanbul
Sönmez, S. 1988 Dünya Ekonomisinde Dönüşüm, İmge , Ankara
Sorman, G. 1984 La Solution Liberale, Paris
Şaylan, G. 1987 İslamiyet ve Siyaset, V Yayınları, Ankara
Şaylan, G. 1998 Gencay ŞAYLAN, Demokrasi ve Demokrasi Düşüncesinin Gelişmesi, TODAİE, Ankara
Şaylan, G. 2002 Postmodernizm, İmge Kitapevi, Ankara
Şaylan, G. 2003 Değişim,Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Kitapevi, Ankara
Thompson, I. 1988 Socioloy in Focus: Religion New York Longman
Turner B.S. 1983 Religion and Social Theory London Heineman
Uzun, Ş. 2003 Büyük Britanya'da Yönetim Sistemi, Yirmibirinci Yüzyılda Yönetim, TİAV
Walters, W. 1997 The Active Society: New Designs for Social Policy, Policy and politics, Vol.25, No.3
Wilson, B. 1966 Religion in a Secular Society London Watts























