
DİZİDEN MESAJ ALIRIM, ALMAM POLEMİĞİ
Bir diziden beklenen, sadece eğlenceli vakit geçirme olsaydı bile, bizim dizilerimiz sınıfta kalırdı.
Piyasanın durumu şu; on yılda bir iki fiyakalı dizimiz olur, bunlara ölümüne bağlanırız. Bunun ötesi var; yıldız oyuncuyu yolda durdurup sigaya çekmek gibi, sokaktan geçenleri filanca karaktere benzetmek gibi, diziden etkilenip kaportaya ayar çekmek gibi. Takdir edersiniz ki; bütün bu hayattan kotarılan dizim dizim yansımalar kalite kahtına işaret ediyor. Öyle az senaryomuz, öyle az adamakıllı karakter oyuncumuz var ki; bulunca bağrımıza basıyor, sıkıyor, suyunu çıkarıyoruz ve…. Ve uzun ömürlü olmuyor bu diziler.
Mesaj kaygısı ile çekilen yapımlara elit tabakanın her zaman burun kıvırdığını görüyoruz. Ama her sandık başına gittiğinde basireti ile temayüz eden muhterem halkımız izleyeceği diziyi biliyor netekim. Mürekkep yalamışlarımızın dizi kanalıyla verilen mesaja kıl olmalarının arkasında;”Bana mesaj veremezsin ulennn!” tavrı var. Oysa; reklamlarla, zırt pırt zapping yapmakla bilinçaltı yol geçen hanına dönen de yine kendileridir. Benim garipsediğim; yıllarca şurda burda dirsek çürütmüş, halen de zihni faaliyetle ekmeğini kazananların “düşündüren görselliğe” mesafeli durmaları. Bu arkadaşlarımızın suyundan gidecek olursak, bilim; düşünce yıpranmışlık ve yorgunluğunun yatıp uyumaktan ziyade farklı sahada kafa yorma hatta hayal kurma ile giderileceğini söylüyor; bunu belirtelim. Bir diğer açıdan ise; kimse mesaj verilemez, nasihat edilemez ölçüde ruhsal ihtiyaçtan azade değildir.
Anlatmak istedikleri olması bir yapımın; ona seviye kazandırır, en azından bazı popüler seviyesizliklerin önünü alır diye düşünüyorum. Ayrıca toplum mesaja ihtiyacı olmayanlardan ibaret değil. Herkesi aşk ve romantizm cezbetmiyor. Ne ihtiyaçlar, ne ihtilaflar var cihanda, azizim. Kimse yoksa, ekran karşısında bilmem kaç milyon çocuk yüreği, bir o kadar ana kalbi, bir yığın kırışmış göz kapakları var.
Siyasi içerikli diziler veya devletin derinliklerine olta salan yapımlardan korkmayı çok yersiz, gereksiz bulmanın yanında; bu meselenin polemiğini görev bilerek yapanların tehlikeli tiplerle bağlantıları olduğunu bile düşünüyorum bazen. Mantıklı, akıllı-uslu, maksatsız bir akıl yürütmenin çıkarımı şu olmalı: Bir insan, normal kafa yapısı ile, uç örnekleri kendi hayatında yaşamayı hesap etmez. Ancak herkesin elinde olan şeyleri; mesela bir kız yüzünden buhrana girmeyi veya platonik aşkına seviyesiz mesajlar atmayı kolaylıkla yapabilir. Normal, olağan, sokakta uygulanabilecek dizi repliklerinden daha ziyade çekinmeli. Sakıncalı bulunmaya bunlar daha müsait. Bir bakarsınız, sokaklar salma gezen tiplerle doluvermiş, kızlar kitaplarını göğüslerine daha sıkıca basar halde dolaşır olmuştur.
Ogün Samast meşrepli gençler, Kurtlar Vadisi'nden etkilenip de adam vurmuyorlar. Meselenin çavuşları, polisleri, Hayal'i, derin bir minvali var; her şey o kanallarda cereyan ediyor, dizi kanalıyla değil. Kaldı ki; Ogün'leri, bugünleri, yarını ve dünü derin ellere teslim etmemenin yolu; vadilerin pusunu silmekten geçiyor.
Tatlı tatlı nasihat edeni, gerçeği gün gibi göstereni ile STV dizileri bu piyasanın yüz akı bence. Bunlara değinmeden bu bahsi kapamak hakşinaslık olmaz. Şuracıkta bir iki ön yargılı ithamı karşılayıvereyim: Mesela, Büyük Buluşma için radikal kesimlerden “şirk içeriyor” tenkidi geldiği oldu, malum. Yahu, adam; “Ben bir vicdan aynasıyım.” diyor. Amil'in şirk koştuğu falan yok. El, ayak, bütün uzuvların konuştuğu yerde vicdanın susacak hali yok herhalde. Ben vicdan olsam, dünyada dinlenmemişliğin verdiği susuzlukla, yana yakıla feryad ederdim. Beşinci Boyut'a ise devlet müdahalesi lazım. Milli Eğitim Bakanlığı bu diziyi görmüyor mu? Bir set haline getirip çocuklara izletmek ne iyi olur değil mi?
Son olarak; Şubat Soğuğu diye bir dizi vardı, hatırlarsınız. Ergenekon vak'ası ile gördük ki; on yıl sonrasını görmüş adamlar. On yılda bir-iki kıytırık yapıma imza atanlar, kahvehane halkına hitap edenler bir yanda. İşin hakkını verenler bir yanda.
Televizyon yorumculuğu reklamlar kadar yoruyor insanı, vesselam… Amma velakin mesaj almak pek zahmetsiz bir iş. Üstelik TV karşısına geçip de bu aletle hiçbir alışverişi olmamak diye bir şey yok! “Bu bendeki bilinçaltı olmaasaaa” diye şarkı uydurup söylesek daha iyi. O zaman ben şuurum yerindeyken mesaj almalıyım, arkadaş! Bakarım mesaja, atarım ya da satarım. Ne demişti rahmetli Özal: “Basarsın düğmeye kardeşim.” Bilinçaltıma altıma vurdurtmam, efendi gibi koltuğumun üstünde düşünen adamı oynarım.
Yer yer heyecanlandım, hızlı geçişler yaptım, biraz ağaç üstünde yazılmış bir yazı gibi oldu. Sorun bakalım, niye? Dizi başlıyor, kardeşiiim!
Neyse uzun bir özet olur şimdi. Fırsattan istifade devam edelim. Yazdığımız şey yazı dizisi değil, dizi yazısı olduğundan aklımıza geleni söyleyelim; yeni başlayan 12 Eylül dizisini, “Bu kalp seni unutur mu?”yu izledim ve fevkalade başarılı buldum. Yorumu yapılan şey bir dizi olduğuna göre, hiç olmazsa bir düzine bölüm çekilmiş olmalı ki ortada, oturaklı bir değerlendirmede bulunabilelim. 4. Osman ölmez de tahtta kalırsa ve ben ölmez de o kötü koltukta pinekliyor olursam, onu da yazacağım. “Ayrılık” tarafımdan hiç izlenmedi ama dış politik konjonktüre tesir edebilmek bir kudret emaresidir. Beni bilenler bilir zaten, yorum yapmak için izlemenin şart olmadığına inanırım, Kadir'im. Çok sertim, iyi özetlerim. Kemal Sunal konuşuyormuş gibi okuyun lütfen: Geçen bölümün özeti, baydı da…İyi akşamlar, canım.
İdris ALABOĞA























