
Türk Dış Politikasının Ekseni Nereye Kayıyor?
Türkiye, 2009 yılının son aylarını dış politikasının yönü ve ekseni üzerindeki tartışmalarla geçirdi. Özellikle 2006 yılından bu yana bolca gündeme getirilen Türkiye'nin yüzünü Batı'dan çevirdiği iddiası popülerliğini yitirmiş olacak ki bu kez karşımıza eksen ismi altında çıktı.
Peki, nedir bu eksen tartışmaları? Dayandığı bir temel var mıdır? Ya da Türkiye'nin ekseni kayıyorsa nereye kaymaktadır?
Artık neredeyse bir klişe halini alan 'Soğuk Savaş dönemi paradigmaları sona erdi' söylemi hala açıklayıcı gücünü koruduğu için eksen tartışmalarını yaparken konuya buradan başlamak gerekiyor aslında. Zira iki kutuplu, safların çok net olduğu, rollerin çok daha kolay dağıtıldığı bir dünyada Türkiye'nin dış politikası da adeta otomatik pilota bağlanmış gibiydi. Haliyle, süper güçlerin bile hazırlıksız yakalandığı soğuk savaşın bitişi kendi kendine oyun kurmaya alışık olmayan Türkiye'yi de belirsizlik içinde bıraktı.
Soğuk Savaş biterken Francis Fukuyama tarihin sonu teziyle liberalizmin zaferini ilan ederken Baba Bush da Yeni Dünya Düzeni'nden bahsediyordu. Ne var ki büyük ihtimalle Amerika dâhil hiçbir aktörün kafası bu tek kutuplu dünyanın şeklinin nasıl olacağı konusunda net değildi. Türkiye de bu belirsizlikten nasibini fazlasıyla aldı. Zaten iç siyasetteki istikrarsızlık nedeniyle rahatlıkla kayıp kabul edilebilecek 90'lı yıllar, dış politikada da kayıp hanesine eklendi. Elbette, 90'lı yılların belirsizlik ve kayıp içinde geçmesine tek neden olan Türkiye'nin kendi kısırdöngüsünde kaybolması değildi. Türkiye, neredeyse yarım yüzyıl boyunca dış politikadaki önemini coğrafi konumuna borçluydu. Bulunduğu konumun pek az ülkeye nasip olacak şekilde-bunun şans mı talihsizlik mi olduğu konusunda ayrıca tartışılabilir-özgün olması Türkiye'ye zor komşular, birikmiş ve çözüm bekleyen tarihi sorunlar getirdiği kadar Soğuk Savaş koşullarından kaynaklanan görece konforlu bir durum da sağlıyordu.
Türkiye'nin dış politikada kendisine yeni bir oyun kurmasının gerekliliği iyice ortaya çıkmışken 2002'de uzun bir aradan sonra kurulan ilk tek parti iktidarı olan AK Parti, yeni kurulan bir partiden beklenmeyecek derecede ciddi hamlelerle dış politikada da aktif olacağını gösterdi. Hem içeride hem dışarıda oluşan şaşkınlığın nedeni, AK Parti hakkında oluşan Batı karşıtı ve İslamcı imajın aksine, hükümetin dış politika faaliyetlerinin ilk hedefinin net ve yoğun bir biçimde Avrupa Birliği'ne yönelik olmasıydı. Ne var ki, özellikle iktidarının ilk döneminde AB konusunda görülmemiş reformlar gerçekleştirmesine rağmen, AK Parti hakkındaki İslamcı imajını ne bazı Batılı çevrelerde ne de ülke içinde tamamen silmeyi başaramadı. Bu konuda tereddüt yaşayanların bir kısmı samimi olsa da bir kısmı eski düzenin devamından kar sağlayan ve değişimden rahatsız olanlarındı elbette.
Statükoyu devam ettirme çabaları ve dolayısıyla Türkiye'nin yüzü Batı'dan Doğu'ya dönüyor şeklindeki 'dezenformasyon' çalışmaları 2006'da hız kazandı. Zira 2007'de Türkiye'de bürokratik oligarşi ve sivil-asker ilişkileri dâhil pek çok dengenin gidişatını etkileyecek tarihi Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı. Bu nedenle, Batı'da, AK Parti hükümetinin aslında 'İslamofaşist'olduğu, bir nevi takiyye yaptığı imajının işlenmesi ve Batı'nın liberalleşme ve demokratikleşme sürecinden değil de eski düzenin devamından yana tavır alması sağlanması bazı kesimlerin işine gelecekti. Bu konuda yazı yazacak, görüş bildirecek 'Türkiye uzmanı' bulmakta zorlanılmadığı 2006-2007'de özellikle Washington'da kimlerin ne söylediğine bakılırsa rahatlıkla anlaşılabilir. Kesin verilerden uzak ve bilgileri çarpıtarak kullanan ve bazen ordu içindeki üst rütbeli generallere isim vermeden atıfta bulunulan makalelerin bu ortak yönleri Türkiye'nin Batı ittifakından, yani Amerika'dan ve Avrupa Birliği'nden uzaklaştığı fikrini küçük olayları mikroskop altına tutarak adeta bir psikolojik baskı atmosferi oluşturmaya çalışmasıydı. İlginç olan, bu makalelerin yazarlarının Türkiye'nin demokratik dünyadan koptuğunu şikâyet ederken, anti-demokratik yollara başvurulabileceğini bile söyleyebilmeleriydi. Yani, demokrasiye ulaşmak için demokrasiden vazgeçilebilirdi kendi istedikleri iktidar işbasına gelene kadar.
Türkiye, sancılı da olsa 2007 yılını atlattı. 2007 genel seçimleriyle halktan daha güçlü bir destek alarak tekrar iktidara gelen AK Parti hükümeti daha da aktif bir dış politika izlemeye devam etti. Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül'den boşalan bakanlık koltuğunu bir süre Ali Babacan idare ettiyse de teoride de dış politika uzmanı olan Profesör Ahmet Davutoğlu'nun mimarı olduğu stratejiden sorumlu makama gelmesi teori ve pratik arasındaki boşluğu kapatarak Türk dış politikasına taze bir kan getirdi. Komşularla Sıfır Problem Politikasını hükümete danışmanlık ettiği dönemden bu yana uygulayan Davutoğlu, bakanlığı döneminde sıkça atıfta bulunduğu ok-yay metaforunu da hayata geçirmeye çalışıyor. Buna göre, yayı Doğu'ya doğru ne kadar gererseniz okunuz Batı'da o kadar ileriye düşer. Türkiye'nin zaten tarihsel olarak bağlarının olduğu bölgelere açılması ve etki alanını genişletmeye çalışması artık geride kaldığını düşündüğümüz Türkiye'nin yönü nereye sorusunu tekrar gündeme taşıdı, ama bu kez 'eksen' başlığı altında.
Tıpkı 2006–2007 döneminde olduğu gibi bu tartışmaların bir kısmı samimi bir merak ve endişeden bir kısmı ise Türkiye'de artık kaçınılmaz hale gelmiş dönüşümden rahatsız olmaya başlamış müesses düzen ve onun içeride ve dışarıdaki sözcülerinin 'çarpıtma' ve suyu bulandırma çabalarından oluşuyordu. Özellikle Ergenekon davasının aldığı boyut ve son birkaç yıl içinde başarılamamış darbe planları göz önüne alındığında, Ergenekon davasını yurtdışında muhalefeti bastırmaya yönelik bir süreç olarak göstermeye çalışanların başlattığı eksen tartışmalarının amacı daha iyi anlaşılabilir.
Genç Türkiye Cumhuriyeti, yeni kurulan her rejimin yaptığı gibi doğal bir refleksle eskiye dair her şeyle bağını kopararak adeta bir redd-i miras yapmıştı, ama devletler mirası reddetse de toplumlar yaşayan varlıklar olduğu için, toplum mühendisliği ile verilen kararlar pratikte kolay hayata geçmeyebiliyor. O nedenle Türkiye'nin yüzünü sadece Batı'ya çevirmesinin, aslında kısırlaştırıcı bir politika olduğu yeni dünya düzeninde daha net anlaşıldı. Çoğunu kendi yarattığı korkularından sıyrılan, kendine, mirasına ve potansiyeline güvenen bir Türkiye'nin, komşularla sıfır olmasa da asgari problem ve azami işbirliği hedeflemesinden daha mantıklı ne olabilir?
Aslında, eksen kayması diye lanse edilen süreç, Türkiye'nin çok önceden yaşaması gereken normalleşme sürecinden başka bir şey değil. Elbette, bu kadar aktif bir dış politika, giderek çok daha artan noktada diplomasi çok daha fazla hüner ve titiz çalışma gerektiriyor ve bu konuda yeterliliğimizi kendi kendimizin sorgulaması doğal ve gerekli. Türkiye'nin görünen gelecekte global bir güç olacağını söylemek fazla iddialı olabilir, ama Türkiye biz farkında olsak da olmasak da uzunca bir süredir kendisini çevreleyen ülkeler için ilham kaynağı. İranlı da Iraklı da, Azeri de Arnavut da, Suriyeli de, Mısırlı da, Ermeni de Türkiye'deki hayat tarzına özeniyor. Böyle bir potansiyeli yumuşak güce dönüştürmek dururken eksen tartışmalarıyla uğraşmak Türkiye'ye bölgesel güç olma yolunda sadece zaman kaybettirir. Türkiye'nin yapması gereken hem iç hem dış politikasında hangi değerlere öncelik vereceğini akıldan çıkarmadan, potansiyelinin farkında, ama gücünü olduğundan fazla sanma yanılgısına düşmeden yeni dünya düzeninde bölgesel oyun kurucu olarak G–20 içinde yerini sağlamlaştırması ve sıralamasını yükseltmesidir.
Başladığımız soruya dönersek, Türkiye'nin ekseni bir yere kayıyorsa da aslında olması gereken noktaya doğru kayıyor.
Sevgi AKARÇEŞME























