
Cumhurbaşkanı Sezer'in 25 Nisan günü yayımladığı mesajda Yüksek Mahkemenin “denge rolü üstlendiğini” vurgulamasından 2 gün sonra Parlamento'nun 367 toplantı yeter sayısı bulunmadan cumhurbaşkanı seçiminin 1. tur oylamasını yapıp yapamayacağı sorunu CHP tarafından yüksek yargıya taşındı. Aynı gün TSK'nın internet sitesinde yayımlanan basın açıklamasında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin laiklik konusuna odaklandığı iddia edildi, parlamenter rejim tehdit edildi. Sezer'in ve Genelkurmay Başkanlığının mesajları yargıyı etkileme çabaları olarak değerlendirildi ve eleştirildi. Anayasa Mahkemesi bu eleştirileri üzerine almadığı gibi, kameralar önünde suç duyurusunda bulunma tehditleri savurmaktan da geri durmadı.
Yüksek Mahkemenin yargı tarafsızlığının bu şekilde zedelenmesinden rahatsızlık duyabileceğini düşünmek iyimserlikten öteye geçemez. Zira Anayasa Mahkemesinin meşruiyet kaynağı olan Anayasaya aykırı hareket etmekte hiçbir sakınca görmediğini biliyoruz. Son gelişmeler ışığında bu hususa sadece birkaç örnekle değinmekte yarar var.
1. Anayasanın 85. ve 148. maddelerine göre Anayasa Mahkemesi yalnızca yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına, TBMM üyeliğinin düşmesine ve İçtüzük değişikliklerine ilişkin Meclis Kararlarını inceleyebilmektedir. Buna karşın Yüksek Mahkeme, muhalefet partilerinin teşvikiyle, yıllar içerisinde geliştirdiği bir içtihatla içtüzük değişikliği olmamakla birlikte içtüzüğe aykırı olarak alındığını değerlendirdiği Meclis Kararlarını eylemli içtüzük değişikliği olarak kabul etmekte ve denetlemektedir. Böylece Meclis kararlarını Anayasaya aykırı bir şekilde ele alıp incelemekte, içtüzüğe aykırı olanlarını içtüzük değişikliği sayarak iptal etmektedir. Aykırılık ve değişiklik kavramları sulandırılmakta, Anayasa Mahkemesi kendi lehine yetki ihdas etmektedir.
2. CHP'nin 367 toplantı yeter sayısına ilişkin başvurusu da bu kapsamda değerlendirilmiş ve karar verilmiştir. Oysa ortada bir Meclis kararı bile bulunmamaktaydı. CHP, Meclis tutanaklarını alarak Yüksek Mahkemeye koşmuş, Anayasa Mahkemesi de TBMM Başkanının oylamaya ilişkin tasarrufunu Meclis kararı olarak değerlendirerek karar vermiştir. Dava usulden reddedilmesi gerekirken Mahkeme, olmayan bir Meclis kararını inceleyerek yürürlüğünü durdurmuş ve iptal etmiştir. Mahkemenin yetkisiz olduğu gerçeği 367 tartışmalarının gölgesinde ustaca gizlenmiştir.
3. Anayasa Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı verme yetkisi de bulunmamaktadır. Ne Anayasada ne de 2949 sayılı Yasa'da bu yönde bir hüküm yer almıştır. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi 1993 yılından itibaren geliştirdiği bir başka içtihatla yürütmeyi durdurma kararı verme yetkisi olduğunu kabul etmiştir. Yürütmeyi durdurma kararı idare hukukuna ilişkin bir kavram olup, Anayasanın 125. maddesinin açık hükmü gereğince “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız şartları doğması” ve “idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması” koşullarının aynı anda gerçekleşmesi halinde verilebilmektedir. Anayasa Mahkemesi incelediği kanun, kanun hükmünde kararname ve içtüzük değişikliklerini idare hukukuna ilişkin kavramlar ışığında değerlendirmekte ve yürürlüğün durdurulmasına karar vermektedir. Bu durumda Yüksek Mahkemenin iptal kararı da doğal olarak yürütmeyi durdurma kararından sonra gelmektedir. Böylece yürütmeyi durdurma kararı ile iptal kararı arasında geçen sürede kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya içtüzüğün uygulanması engellenmiş olmaktadır. Oysa Anayasanın 153. maddesinde açıkça “iptal kararları geriye yürümez” hükmü yer almıştır. Anayasa Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı vermekle 153. maddenin bu hükmünü geçersiz kılmış olmaktadır.
4. Anayasanın 153. maddesinde “iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz” denmesine karşın Yüksek Mahkemenin uygulamasında karar verilir verilmez Başkanvekili kameralar karşısına geçmekte ve kararı açıklamaktadır. CHP'nin 367 yeter sayısına ilişkin davası sonucunda da böyle olmuştur. Başkanvekili Kılıç basın toplantısı yaparak kararı açıkladığı gibi, “gerekçeli karar en kısa sürede yazılıp açıklanacaktır” demekte de sakınca görmemiştir. Açıklanan kararın yürütmeyi durdurma kararı olması bu gerçeği gizleyememektedir. Öncelikle, Mahkeme daha önce birçok defa iptal kararlarını da basına açıklamıştır. Keza, hemen iptal kararı verilebileceği durumlarda yürütmeyi durdurma kararı verilemeyeceği de idare hukukunun temel prensiplerindendir.
5. CHP, 367 toplantı yeter sayısının gözetilmediği 1. tur oylamanın Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinin ardından Meclis tarafından belirlenen tur takviminin iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine ikinci bir dava açmıştı. Yüksek Mahkeme bu ikinci dava sonucunda “tur takviminin içtüzük değişikliği niteliğinde görüldüğü, ancak ortada aday bulunmadığından karar verilmesine gerek bulunmadığı” şeklinde bir karar verdi. Mahkeme başvuruyu salt hukuk kriterleriyle inceleyip hüküm tesis etmek yerine adayın bulunup bulunmadığıyla da ilgilenmiş oldu. Ne ilginçtir ki, kararda hem tur takviminin içtüzüğe aykırı görüldüğü belirtilerek esasa ilişkin, hem de aday bulunmadığından karar verilmesine gerek bulunmadığı belirtilerek usule ilişkin bir hüküm verildi. Böylece Yüksek Mahkeme hukukun en temel ilkeleriyle bile çelişerek usul ile esas arasında bir karar vermiş oldu.
Anayasa Mahkemesinin bu kararına göre, Abdullah Gül adaylıktan çekilmemiş ve yenilenen 1. tur oylamada 550 tam oy almış bile olsaydı tur takvimi içtüzüğe aykırılık nedeniyle iptal edilecekti ve Gül'ün Cumhurbaşkanlığı her halde engellenmiş olacaktı. Gül, zaten adaylıktan çekildiği için CHP'nin bu B planı uygulamaya konulamadı.
6. Anayasa Mahkemesi 367 toplantı yeter sayısına ilişkin ilk kararında neden ikinci kararında olduğu gibi hüküm vermemiştir? İkinci kararın formülasyonu 367'ye ilişkin kararında da geçerli olabilirdi. Örneğin Yüksek Mahkeme “Her ne kadar 367 toplantı yeter sayısının aranmaması İçtüzük değişikliği niteliğinde görülmüşse de, söz konusu yeter sayısı aranmış olsaydı bile 1. tur oylamanın sonucu değişmeyeceğinden karar verilmesine gerek olmadığına karar verilmiştir” şeklinde bir sonuca varabilirdi.
Anayasal denetim yapmakla yetkili ve görevli olan Anayasa Mahkemesi hukukun en temel prensiplerini ve meşruiyet kaynağı olan Anayasanın kendisini hiçe saymaktadır. Kararları kesin olduğu ve üyelerinin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından seçildiği için kendisini sorumsuz saymakta, kararlarını tenkit eden siyasileri “hedef göstermekle”, diğer yurttaşları ise “yargı kararlarına saygı duymamakla” itham ederek eleştirileri göğüslemektedir.
Anayasaya riayet etmeyen, Anayasal normları içtihatlarla geçersiz kılarak normlar hiyerarşisini altüst eden bir Yüksek Mahkemenin tarafsız davranabileceği ve isabetli kararlar verebileceği düşünülemez.
Bu itibarla, Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması, görev ve yetkilerinin hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde netleştirilmesi ve üyelerinin seçim usulünün değiştirilmesi ivedi bir zorunluluktur.
Yusuf Kemal SEZGİN























